top of page

Atatürk; "Size bu akşam tadına doyum olmaz bir ziyafeti edebiye çekeceğim...

  • 25 Eki 2025
  • 4 dakikada okunur


1933 yılında Cumhuriyet'in 10. yıldönümü şerefine genel af edilmesi düşünüldüğünde eski Şark İstiklal Mahkemesi üyelerinden Urfa Mebusu Ali Saip Ursavaş 150'liklerin de affa dahil edilmesini önermiş, ancak bu öneri kabul edilmemişti.


Tesadüf müdür yoksa gizli bir sembolizmin ürünü müdür bilinmez, 150'likler kanunu çıktığı 1 Haziran 1924'ten tam 14 yıl sonra aynı gün, yani 1 Haziran 1938'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde af konusu yeniden görüşülmeye başlanmıştır. Ancak, 150'liklere hâlâ büyük bir antipati vardı.

Cumhuriyet gazetesinin sahibi ve baş yazarı Yunus Nadi Abalıoğlu 150'liklerin affedilmesine karşı çıkarken, asıl adı Enis Avni olan İttihatçı yazar Aka Gündüz "affa evet dediği için kocasını Anafartalar'da, evladını Sakarya'da şehit verenlerden" af dileyerek milli duyguları tahrik etmekteydi.


Türkiye Büyük Millet Meclis'indeki af konusu görüşüldüğünde ise:

Isparta Mebusu İbrahim Demiralay; "Biçareler",

Gümüşhane Mebusu Ali Şevket Öndersev; "Zavallı adamlar",

Gümüşhane Mebusu Durak Sakarya; "Vatan bağrına hançer dayayanlar", "Damgalı vatan hainleri" diyerek koroyu desteklemekteydi.

İçel Mebusu Fikret Mutlu; "Zavallı, bedtıynet (kötü yaradılışlı) insanlar, yaşayan ölüler" derken,

Ordu Mebusu Muhittin Baha Pars; "Onlar birer pıhtı, müstahase (fosil), iğrenç birer vücuttan ibarettir" gibi tıbbi anolojilerle tansiyonu yükseltmekteydi.

Eskişehir Mebusu Emin Sazak da, "Bunlar da Ali Kemal gibi ölmelidir. Ben bunları birer birer dişlerimle etlerini koparmak isterim", diyerek halkı adeta 150'likleri linçe davet etmekteydi.


Sonunda Adliye Vekili Şükrü Saraçoğlu duruma el koydu ve "Büyük milletler ve büyük şefler cezalarında ve aflarında daima büyük hamleler yaparlar. Türk ulusu ve onun şefi çok büyüktür; affı da eserleri gibi büyük olacaktır", diyerek muhaliflerin direncini kırmıştı.


3961 sayılı Af Kanunu 29 Haziran 1939'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi. Ancak af sınırlıydı. 150'liklerin askerlikleri sayılmayacak, memuriyette geçen hizmetleri dikkate alınıp emekli maaşına hak kazanamayacaklardı. 150'liklerin mallarını müsadere eden kanun yürürlükten kaldırılmasına rağmen bu kanunla doğmuş bütün hukuksal sonuçlarda saklı tutulmaktaydı. Dahası yurda dönecek 150'likleri Bakanlar Kurulu lüzum gördüğü anda vatandaşlıktan tekrar çıkarılabilecekti. Yani her an kapı dışarı edilmeleri söz konusuydu. Yasanın kabulünden sonra 150'likden hayatta kalanlar (50 kişi) aşama aşama ülkeye döndüler. Bu kişilerin İstihbarat Teşkilatı tarafından takibine devam edildi.



Dönenlerden yazar Refik Halit Karay (d.1888 - ö.1965) Meşrutiyet ve Mütareke döneminin hem tanınmış gazetecisi hem de en sert Hürriyet-İtilaf taraftarıdır. Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığında, Adnan Adıvar’ın teşvikiyle Posta-Telgraf Umum Müdürü olmuş ama Milli Mücadele'ye karşı çıkanların başını çekmiştir. İstanbul hükûmetinin yönlendirmesiyle Kuva-yı Milliye’ye destek veren cemiyetler arasındaki iletişimi kesme emrini yerine getirmiştir. Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in tutuklandığını öğrenen yazar, benzer bir akıbeti yaşayacağını düşünerek 9 Kasım 1922’de Beyrut’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılmış ve daha sonra 150'likler listesine alınmıştır. 1938'e kadar Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşayan Refik Halit Karay, 150'liklerin affıyla yurda dönmüş, pişmanlığını dile getirerek siyasetle ilgilenmemiştir. Yurda döndükten sonra anılarını yazmayı tercih eden Refik Halit Karay "Bir Ömür Boyunca" ile "Minel Bab ilel Mihrap" adını verdiği kitaplarında toplamıştır.


Atatürk'ü 150'liklerin affına yönelten somut olayın Refik Halit Karay'a duyduğu sempati olduğu söylenir.


Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na göre, Refik Halit Karay, Türkiye'de bu 20 yıl içinde yaşananları anlatan "Deli" adlı bir komedi kaleme almış, Atatürk bir toplantıda bu eseri kahkahalarla okumuş ve "Bu Refik Halit'in 20 yıllık bir akıl hastasının, bilinci yerine gelip, kendisini baştanbaşa değişmiş bir Türkiye'de bulunca tekrar delirişini gösteren bir tiyatro eseridir" demişti;


(...)" Atatürk hiçbirimizin görmediği, bilmediği bu eserciği, nereden bulmuştu veya bu eseri ona kim göndermişti? Bir akşam, Atatürk, sofraya oturduğumuz sırada “Çocuklar,” demişti, “size bu akşam tadına doyum olmaz bir ‘ziyafeti edebiye’ çekeceğim” ve elinde tuttuğu cep dergisi kıtasında bir kitabı göstererek: “Bu,” diye ilâve etmişti, “Refik Halit’in, yirmi yıllık bir akıl hastasının, şuuru yerine gelip kendini baştan başa değişmiş bir Türkiye içinde bulunca, tekrar delirişini gösteren bir tiyatro piyesidir” ve gözlüğünü takarak bizzat kendisi okumağa başlamıştı. (…) Atatürk sayfalarca süren bu konuşmaları bize okurken, gözlerinden yaş gelesiye gülüyordu. Atatürk, Karagöz perdesi karşısında bir çocuk gibi kahkahalarla güldükten sonra: “Yazık oldu şuna!” diye söylendi ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya dönerek “Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım,” dedi. Şükrü Kaya ilkin şöyle bir çare bulmuştu: Refik Halit’e, talimatlı bir sınır karakoluna gelip teslim olması bildirilecekti. Karakol aldığı talimata göre, onu sözde “tahtel hıfız” fakat hakikatte nezaketle Ankara'ya yollayacaktı. Ondan ötesi kolaydı artık. Fakat Refik Halit, meselenin bu çözüm şeklini kabul etmedi. Bunun üzerinedir ki, iş Büyük Millet Meclis'ine dayandı ve oradan çıkan bir umumî af kanunu ile halledildi. Bu suretle, diğer bütün Yüz ellilikler de Refik Halit sayesinde, memlekete dönmek haklarını kazanmış oluyordu.".


Yakup Kadri’nin bu satırlarından birkaç sonuç çıkarabiliriz:


Birincisi Atatürk, Halep’te yayımlanan Deli piyesini getirttirip okuyacak kadar edebiyat hayatını yakından takip eden bir liderdir. Muhalif bir kalemin elinden çıkan ve “karşı-kanonik bir metin” olan Deli’yi etrafındakilere kahkahalar atarak okuması da onun hoşgörüsüne bir delildir.


İkincisi Refik Halid’in affedilmesinde Hatay’ın anavatana katılması ile ilgili yazılarının yanı sıra Deli piyesinin de önemli bir etkisi olmuştur. Nitekim, Refik Halid yurda dönmeden evvel çektiği telgrafın son cümlelerinde “Yaşa Atatürk, beni gurbette de göğsümü kabartarak yaşatan Atatürk” sözleriyle Atatürk’e olan minnettarlığını dile getirmiştir.


Nuri Genç’in sahibi olduğu ve Refik Halid’in de edebî müdürlüğünü yaptığı Vahdet gazetesinde tefrika edildikten sonra 1929’da Mevlânzâde Rıfat’ın Arara Matbaası’nda kitap hâlinde neşredilen Deli (Karay, 1929), Refik Halid Karay’ın ikinci sürgün döneminde yayımladığı önemli metinlerden biridir.


Deli’nin ilk baskısının tek nüshası Millî Kütüphane’de bulunmaktadır. Osmanlıca bu nüshanın sonunda daha sonraki baskılardan farklı olarak şu açıklama yer almaktadır: “Muhterem kariin hazeratına, Mevlânzâde Rıfat Bey’in ‘Türkiye İnkılabı’nın İçyüzü’ nam eserine abone olan zevata üstad-ı edeb Refik Halid Beyefendi’nin işbu “Deli” namındaki piyesi meccanen ihda ve takdim olunacaktır.” (Karay, 1929, s. 26).


Piyesin ikinci baskısı 1939 yılında Semih Lütfü Kitabevi tarafından yapılmış, kitaba piyesin yanı sıra “Ankara”, “Karacoğlan”, “Şemsiye”, “Kiraza, Çileğe Dair”, “Şişe ve İnsana Dair” adlı yazılar eklenmiştir.


Deli’nin üçüncü baskısı 1999’da ve son baskısı 2009 yılında İnkılap Yayınları tarafından neşredilmiştir.









 
 
 

Yorumlar


© 2025 ataturkunizinde.com tüm hakları saklıdır.

bottom of page