top of page

Atatürk'ün, The Saturday Evening Post yazarı Isaac F. Marcosson ile mülakatı (13 Temmuz 1923);

  • 6 gün önce
  • 10 dakikada okunur

[...]

Bir zamanlar Ankara, sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün, Anadolu'nun uzak tepelerindeki bu ağır ilerleyen, eski şehrin başka, dünya çapında bir önemi var. O, sadece yeniden inşa edilmiş Türk devletinin başkenti ve dolayısıyla bütün muasır demokrasi tecrübelerinin en renklisinin mekânı değil, aynı zamanda Dünya Savaşı'nın nihayet bulmasından sonraki acılı vaziyetin ortaya çıkardığı az sayıda önemli şahsiyet arasında sivrilen -tam unvanıyla- Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın da yaşadığı yerdir.


[...]

Bu şahsiyetle, savaş içinde doğmuş Türk devletinin dönüm noktasında olduğu bir vakitte Ankara'da konuştum. Lozan Konferansı dağılmak üzereydi. Savaş veya barış hâlâ muallaktaydı. Daha dün Başvekil Rauf Bey bana şunları söyledi: "Eğer Müttefikler savaş istiyorlarsa, savaşırız." Hava, gerginlik ve belirsizlik yüklüydü. Bu tedirgin görüntünün üzerinde, kendisini görmek için bu kadar yol gittiğim Reis'in taviz vermez varlığı kol kanat germişti. Bizzat hükümet gibi, olaylar da onun etrafında dönüp duruyordu.


[...]

Ayın on üçü Cuma günüyle birlikte, Kemal'le uzun zamandır beklediğim mülakat da geldi. Kendisi, Ankara'dan yaklaşık beş mil ötede bir çeşit yazlık yer olan Çankaya'da, Türklerin köşk dedikleri bir villada oturuyordu. Ankara'da otomobil az olduğu için, üstü açık bir binek arabayla gitmek zorunda kaldım.


[...]


*Gazi'nin İkametgâhı


Kemal'in ikametgâhına yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe, bunların sayıları arttı. Bu askerler, Kemal'in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü kendisi, her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesi altındaydı. Onu vurmak için birkaç teşebbüste de bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı, suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.


[...]

Az sonra, yeşil bir tepe üzerinde, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, güzel bir beyaz taş bina göründü. Sağda daha küçük bir taş ev vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey, buranın Türk milletine Kemal'e hediye edilen ev olduğunu söyledi. O söylemeseydi de, nöbetçilerin sıklaşmasından bunu anlayabilirdim. Giriş kapısına vardığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimiz olduğunu sordu. Reşat Bey adama, Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da, kartımı alıp içeri götürdü.


Çavuş birkaç dakika sonra dönerek bizi küçük taş eve götürdü; Kemal burayı kabul odası olarak kullanıyordu. Burada Gazi'nin kayınpederi olan Muammer Uşakî Bey'i gördüm; kendisi, İzmir'in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika'yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan İngilizce konuşuyordu. Kemal'in kabine toplantısında olduğunu ve beni az sonra göreceğini söyledi.


[...]


*Kemal'in Çelik Gözleri


Tam Muammer Bey'le Türkiye'nin ekonomik geleceği hakkında bir tartışmaya başlamıştım ki, Kemal'in yaveri, haki üniformalı, iyi giyimli genç bir teğmen içeri girerek, Gazi'nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi esas ikametgâhın kabul salonunda buldum. En makbul Avrupa tarzında döşenmişti. Bir köşede bir kuyruklu piyano vardı; onun karşısında, çoğu Fransızca ciltlerle doldu bir kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda ise hediye kılıçlar asılıydı.


Bitişik adada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan'dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı; Hariciye Vekili ve kabinenin orada bulunmayan tek üyesi olan İsmet Paşa, bir gün önce Chester İmtiyazı ve Türk dış borçları hakkındaki Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaş veya daha kötüsü muallaktaydı.


Ben yaklaşınca Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupta kısa bir tartışma faslı oldu. Ama benim gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen büyük şahsiyetti. Kemal'in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan, görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve topluluklara hâkim olacak tipti; Bir defa, hemen hemen 1.80'lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra bir insanda gördüğüm -ki ben, merhum J.P. Morgan, Kitchener ve Foch'la görüşmüştüm- en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle, Kemal'in gözleri, çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi.


[...]

Pek az kişi, Kemal'i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabii yüzüydü.


Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa, çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarıyla siyah bir jaketaydan oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu.


[...]

Rauf Bey, kabine odasında beni Kemal'e takdim etti. Alışılmış selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra, şöyle dedi: "Belki konuşmak için bitişik odaya geçip, kabineyi tartışmalarıyla baş başa bıraksak daha iyi olur." Bunları söylerken bitişik salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda, küçük bir masaya oturduk. Efendisinden daha az şık olmayan bir erkek hizmetkâr her zamanki gibi koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.


Gazi, Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, bir tercümanın aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, gene sözde Fransızcamla, onunla tanışmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, büyük adamın kendi diliyle konuşmasının belki en iyisi olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan itibaren Başvekil, tercümanlık yaptı.


Kemal, nasılsa, benim Ankara yolculuğuma refakat eden zorlukları ve gecikmeleri işitmişti. Ankara gibi bir yerde yönetimin etrafını soran engeller içinde böyle şeylerin ihtimal dahilinde olduğunu söyleyerek hemen özür diledi. Sonra şunları ekledi: "Geldiğinize çok memnun oldum. Biz Amerikalıları Türkiye'de görmek istiyoruz; çünkü bizim gayelerimizi en iyi onlar anlayabilirler."


Sonra, dobra dobra, kısa ve açık ifadesiyle, adeta emir veren bir subay gibi, sordu: "Size ne söylememi istiyorsunuz?"


"Her şeyden önce" diye cevap verdim, "bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?" Bu, yönteme ilişkin bir soruydu; çünkü onun Amerikalılara karşı dostça duyguları olduğunu ve böyle bir sorunun, konuşmanın akıcılığının önünü açacağını biliyordum. Bu, suskun kişilerle mülakat yaparken kullandığım ve konuşma dalgaları doğurmakta nadiren başarısız kalan bir manevraydı.



*Washington İçin Takdir Duygusu


En ufak bir tereddüt geçirmeksizin -şunu da ekleyebilirim ki, bütün konuşma sırasında bir cevap için hiçbir zaman duraklamadı- şöyle dedi:


"Büyük memnuniyetle. Birleşik Devletler 'in ideali bizim idealimizdir. Meclisi Mebusan'ın 1920 Ocak'ında ilan ettiği Misakı Milli'miz, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. Talep ettiği, sadece, Türki ülkesinin istiladan kurtarılması ve kendi kaderimize hâkim olmamızdır. Bağımsızlık, hepsi bu. O, hakkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız.


Türkiye ve Amerika, ikisi de demokrasidir. Hakikatte, şu andaki Türk hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak hâkimiyetine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en yakın münasebetler olmalıdır.


İktisadi münasebetler sahasında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük faydayı temin edecek şekilde, birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli milli kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle münasebetlerinin can damarı olan siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz.


Amerika'ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazı'nı vermek suretiyle gösterdik. Hakikatten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.


Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln 'ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk on üç devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu ve daha da kötü olan başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Amerika bağımsızlık ve refah için sonuna kadar mücadele etti. Biz şimdi, yeni bir milletin doğumuna şahitlik eden sancıların içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız."


Sonra, öne doğru eğilip, bütün mülakat sırasında yaptığı tek hareketle şunları söyledi:


"Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin bana daima hitap etmiştir? Sebebini söyleyeyim size. Onlar, sadece Birleşik Devletler 'in şerefi ve kurtuluşu için çalıştılar; oysa öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki, kendilerini ilahlaştırmak için çalıştılar. Kamu hizmetinin en yüce şekli, bencil olmayan çabadır."


Bunun üzerine sordum:


"Sizin devlet idaresinde idealiniz nedir? Başka bir deyişle, Panislamizm ve Panturanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?"


"Kısaca söyleyeyim" dedi:


"Panislamizm, din ortaklığını temel alan bir federasyon demekti. Panturanizm ise, ırkı temel alan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Panislamizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa'da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Panturanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti.


Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını Almanya'nın, Avusturya'nın, Rusya'nın ve geçmişteki Türkiye'nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.


Bir Türkün ve savaş için yetişmiş bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa, yeni Türkiye'nin temelindeki fikri aynen budur. Biz, ne zor kullanmak, ne de fetih istiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm binası, bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilave edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz kırk sekiz devletsiniz, biz bir tek devletiz.


Benim milliyetçilik fikrim, aynı soydan, dinden ve tabiattan bir halkın milliyetçiliğidir. Yüzlerce yıl boyunca Türk İmparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Daha başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar, sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı; bu ve eski fetih düşüncesi... Türkiye'nin gerilemesinin bir sebebi, bu ziyadesiyle zor hükümdarlık meselesi yüzünden kendisini tükenmiş olmasıydı. Eski imparatorluk çok büyüktü ve her an başına bir bela açılmasına müsaitti.


Fakat bu, eski zor, fetih ve yayılma fikri, Türkiye'de ebediyen ölmüştür. Eski imparatorluğumuz Osmanlı'ydı. Bu da zor demekti. Bu kelime artık lügatımızdan atılmıştır. Biz şimdi Türküz, sadece Türk. İşte bunun içindir ki, Woodrow Wilson'un gayet iyi ifade ettiği kendi kaderini tayin idealine dayanan, Türklere ait bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir, ama Avrupa'nın pek çok yerlerinde kendi tayini engelleyen bencil cinsten bir milliyetçilik değil. Ne de keyfi gümrük duvarları ve sınırlar demek. Bizim milliyetçiliğimiz, ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir anavatanda şekil bulan, memleketi üzerindeki gerçek bir vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle dolu bunca yıldan sonra nihayet Türkler, bir anavatana kavuşmuşlardır. Bunun sınırları belirlenmiş, dert kaynağı olan azınlıklar ayrılmıştır. İşte bu sınırların içinde mevkiimiz korumak ve kendi kurtuluşumuz için çalışmak, kendi evimizin efendileri olmak niyetindeyiz."


*Kemal'in Yapıcı Programı


Gene bana doğru eğildi ve keskin, kısa ve sert üslubuyla şunları söyledi:


"Biliyor musunuz, Avrupa'da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir?

Sadece şu:

Bir milletin diğerine müdahalesi. Daha önce bahsettiğim, haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi neticesini doğurmuştur. Alman tazminat kördüğümü, bunun sadece bir misalidir. Küçük hesaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır.

Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğru komşularımızı fethetme arzusunu saklayan bir örtüden ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi idare edecek kabiliyette olmadığımızı ileri süren milletler var. Pekâlâ, görecekler.

Yeni Türkiye'nin ilk ve en mühim düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya tüketiminin olduğu gibi, üretiminin de bir parçası olmak istiyoruz."


"Birleşik Devletler, sizin bu yeni Türkiye'nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir?" diye sordum. Solumdaki sarışın dev, "birçok şeyler" dedi:


 "Türkiye, esas itibarıyla köylük bir ülke. Başarı veya başarısızlığımız tarıma bağlı. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet önde geliyor. Bunlar, tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı, dehşet verecek kadar yüksek.


İlk önce tarımı alalım. Birincisi, tarım okulları açmak ki, bunda Amerika yardımcı olabilir; ikincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerini getirmek suretiyle, tamamen yeni bir çiftlik ilmi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünlerimizi de yaygınlaştırmamız gerekiyor. İster karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor bizim ilk yardımcımız olacaktır.


Ulaşım da aynı derecede hayatidir. Dünya Savaşı'ndan önce Almanlar, Türkiye'nin ulaşımı için kapsayıcı bir plan hazırlamışlardı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlardan kurtulmamız memnuniyet vericidir; bana sorarsanız da, hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçiremeyeceklerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demir yollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika'ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazı'nı vermemizin bir sebebi budur. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalıların anlayacaklarını ümit ediyorum. Bu, sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve milli kaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.


Sağlık konusunda zaten, kabinemizin bir unsuru olarak, bir Sıhhiye Vekâleti kurduk. Çocuk ölümlerini önlemek için her türlü çaba gösterilecektir. Bu konuda gene Amerika yardımcı olabilir.


Ekonomiden söz ederken yeni Türkiye için hayati önem taşıyan başka bir meseleye de değineyim. Geçmişte Türkiye'nin felaketi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticari gelişmesi konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyunun kaçınılmaz neticesiydi. Devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler, kendi isteklerine ulaşamadıkları zaman, rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin'de olup bitenler de aynen böyledir. Ancak onlar, Türkiye'yi Çin'e çeviremeyeceklerdir. Jon Hay tarafından ortaya atılmış bulunan herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usulden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler."


Bundan sonraki sorum şuydu:


"Dünyanın bugünkü hastalığı için ilacınız nedir?"


Hemen cevapladı:


"Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca iş birliği."


"Milletler Cemiyeti bir çare mi?" diye devam ettim. "Hem evet, hem hayır" cevabı geldi Kemal'den.


Cemiyet'in hatası, belli bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson'un kendi kaderini tayin fikri, garip bir şekilde ortadan kaybolmuş görünüyor.


Kemal'e, Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girmesine taraftar olup olmadığını sorduğumda, şu cevabı verdi:


"Şarta bağlı; ancak şu andaki işleyiş şekliyle Cemiyet, bir tecrübe olarak mevcuttur."


*Kurnaz Bir Oyun


Kemal'in iki mühim konuda özel alakaya değer görüşü var. Bunlar Almanya ve Bolşevizm.


Şunu söylemekle bir sırrı açığa vurmuş oluyorum ki, Kemal, Alman tertipleri yüzünden memleketine çok pahalıya mal olmuş bulunan Büyük Savaş'tan çok daha önceleri, İstanbul'daki Alman entrikalarına sürekli muhalefet etmişti. Kemal'in Almanlarla alakalı her şeye karşı şiddetli itirazı yüzünden, savaş sırasında hükümetin kontrolünü Talât Paşa ile paylaşan Enver Paşa, onu ordu hizmetinde harcayıp bertaraf etmeye çalışmıştı. Halbuki Enver, Kemal'in kariyerini sona erdirecek yerde, onu Türkiye'yi kurtarma ve kendisini milli kahraman yapma fırsatını vermişti.


[...]

Dünya çapında ilgi çeken bir konuda, Türk kadınının kurtuluşu konusunda Kemal'in kesin fikirleri var. Yalnız peçenin nihai olarak yasaklanmasına taraftar olmakla kalmıyor, kadının kamusal hayatın bir parçası olmasını da istiyor. Bu konudaki görüşleri şöyle:


"Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklerle eşit olmalı. İslamiyet'in en eski günlerinden beri, kadın bilginler, yazarlar, hatipler ve bunun gibi okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam dini, kadınlara, kendilerini erkelerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlılarla olan savaşta Türk kadınları cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hatta ordunun ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve daha güçlü kılmak için kadınların erkeklerle işbirliği etmesi gerektiği prensibinin bir neticesi olmuştur.


Türkiye'de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler hariç, bütün Türkiye'de kadınlar, erkeklerle yan yana tarlalarda çalışmakta ve genel olarak milli çalışmaya katılmaktadırlar. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınları kocaları tarafından inzivaya çekilmektedir. Bu da kadınlarımızın, dinin emrettiğinden daha fazla örtünüp kapanmalarından ileri gelmektedir. Gelenek bu noktada fazla ileri gitmiştir."


Bütün mülakat sırasında, sözlerini vurgulamak için öne doğru eğildiği iki an dışında Kemal, koltuğunda dimdik oturmuş ve sürekli olarak sigara içmişti. Bu ser hatlarda en ufak bir yumuşama belirtisinin görüldüğü tek an, konuşmamızın sonunda az çok kişisel nitelikte meseleleri tartışmaya başladığımız zamandı; kendisine, evlenmemiş olduğumu, çünkü çok seyahat ettiğimi ve hiçbir kadının böyle sonu gelmez bir faaliyete tahammül etmeyeceğini söyledim. Bunun üzerine, "Ben de, ancak son zamanlarda evlendim" dedi.


*Bayan Kemal


Bu, tabiatıyla, bizi Kemal'in hayatındaki romantikliğe götürüyor. Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var. Bayan Kemal'e rastlayınca, onun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Bütün hikayeyi ilk ağızdan aşağıdaki şekilde işittim:


Mülakatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal'in kulağına bir şey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla "Bayan Kemal geliyor" dedi. Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi.


[...]

Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizceyle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere'de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa'da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.


Onun gelişinden az sonra Kemal, kabinenin hâlâ toplantı halinde olduğu bitişik odaya çağrıldı; onun yokluğu sırasında Bayan Kemal, bana hayat hikayesini anlattı:


[...]

Bu esnada Kemal döndü ve mülakatımız, bıraktığımız yerden tekrar başladı. Bitirdiğimiz akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi'nin Ankara'da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920'nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli bir şekilde, "bu bana gençliğimi hatırlatıyor" dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi.


Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara'ya geri döndüm. Aralıklarla süvari nöbetçilerince selamlandım; zira karanlıkta Kemal'in güvenlik tedbirleri artırılıyordu. Durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hâkim bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olamayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim.











Kaynakça:

-Isaac F. Marcosson, "Kemal Pacha", The Saturday Evening Post, 20 Ekim 1923, s.8-9, 141-149.

-Prof. Dr. Ergun Özbudun, "Türkiye'nin Kurtuluş Yıllarında Bir Yabancı Gazetecinin Ankara Yolculuğu ve Atatürk'le Görüşmesi", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1984, c.1, sayı 1, s.167-191.

-The Saturday Evening Post'taki İngilizce metin Şule Perinçek tarafından Türkçeye çevrilmiştir. (Bkz. "Atatürk'ün Bütün Eserleri, C.16 (1924)", s.34-41.)



 
 
 

Yorumlar


© 2025 ataturkunizinde.com tüm hakları saklıdır.

bottom of page