Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitleri’nin hatırasına ithafen kaleme aldığı manzume:
- 13 Mar
- 3 dakikada okunur

Şu boğaz harbi nedir?
Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılub mahbesi, yahud kafesi!
Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfân gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avustralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisânlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..
Hani, tâ‘ûna da zuldür bu rezîl istilâ!
Âh o yirminci asır yok mu, o mahlûk-ı asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyla sefîl,
Kusdu Mehmedciğin aylarca durub karşısına;
Dökdü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetdi o yüz..
Medeniyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel‘ûndaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâ‘ikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a‘mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inüb her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yakdığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfânlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekden daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal‘a mı göğsündeki kat kat îmân?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i ilâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki‘-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun‘-ı beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun‘-ı bedî‘im, onu çiğnetme.” dedi.
Asım’ın nesli… Diyordum ya.. Nesilmiş gerçek..
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ göğdesi, bir baksana, dağlar, taşlar..
O, rükû‘ olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temîz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökden ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i..
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şânlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe.” desem, sığmazsın.
Herc ü merc etdiğin edvâra da yetmez o kitâb..
Seni ancak ebediyetler eder isti‘âb.
“Bu, taşındır.” diyerek Ka‘be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına.;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyla,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu avîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i sâlibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili Sultânı Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline etdin hayrân..
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsrân,
O demir çemberi göğsünde kırub parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a‘sâra gömülsen, taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât..
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
*Kaynakça:
-Safahat, Altıncı Kitap, Asım, İkinci Baskı, s. 107-111, İstanbul 1928'den aktaran T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Yayın No: 10, Ankara 2021: Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı.

*Not: Araştırmacı yazar Ertuğrul Düzdağ'ın tespitlerine göre Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitleri’nin hatırasına ithafen kaleme aldığı manzume 1923-19324 yılları arasında yazılmış ve ilk olarak 10 Temmuz 1924 tarihinde Sebilürreşâd'da yayımlanmıştır.



Yorumlar