Atatürk'ün, 30 Ağustos Muharebesi'nin 2. Yıldönümü Üzerine Dumlupınar Nutuk'u [30 Ağustos 1924];



[...]
"Efendiler,
Erkânıharbiyei Umumiye Reisi Fevzi Paşa Hazretleri'nin verdiği kıymetli izahatla burada hazır olanlar “Afyonkarahisar – Dumlupınar” Meydan Muharebesinin ve netice i katiye veren 30 Ağustos Muharebesi'nin sureti cereyanı hakkında bir fikri icmal edinmişlerdir. Beş gün bil fasıla [:fasılasız] geceli gündüzlü devam eden bu büyük meydan muharebesinin mahiyeti hakikiyesi bugün verilen tafsilâttan ziyade, yarın tarihin hakemleri erbabı tetebbuun [:araştırmacıların] tetkik ve muhakemeleri okunduğu zaman daha bariz, daha şümullü [:kapsamlı] bir surette anlaşılacaktır.
Beni, milletim, Türk milleti, emniyet ve itimadına lâyık görerek bu harekâtın başında bulundurdu. Bu vazife ve memuriyetimin mesut hâtırasını milletime karşı daima en derin minnettarlıklarla mütehassıs olarak, haz ile, iftihar ile muhafaza ediyorum. Vazifelerini milletin arzuyu vicdanisine [:arzusuna], ihtiyacı hakikisine, yalnız onun irade i âliyesine tevfikan yapmış olanlara mahsus bir vicdan rahatlığı ile bugün muvacehenizde [:karşınızda] bulunurken hissettiğim bahtiyarlığı ifade edemem.
Efendiler, tıpkı bugün gibi 38 senesi [1922] Ağustosu'nun 30. günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. Fırka'mız, şu karşıki tepelerde muharebeye mecbur edilen düşman kuvayi asliyesine [:ana kuvvetlerine] taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren saikın [:sebebin] ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim.
29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Garp Cephesi Harekât şubesi Müdürü Tevfik Bey, bermutat o saate kadar muhtelif karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden tespit ve işaret ettiği vaziyeti umumiyeyi Cephe kumandanı İsmet Paşa‘ya göstermiş ve o da derhal paşaya göster emriyle Tevfik Bey‘i yanıma göndermişti. Karahisar‘da belediye dairesinde bana tahsis olunan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey‘in gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım. Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki, ordularımız düşman kuvayi mühimmesini [mühim kuvvetlerini] şimalden [:kuzeyden], cenuptan [güneyeden], garptan [:batıdan] ihataya [:kuşatmaya] müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Şu halde tasavvur ettiğimiz ve azami neticeler temin edeceğini ümit eylediğimiz vaziyetler tahakkuk ediyordu. Derhal Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız dedim. Üçümüz toplandık. Vaziyeti bir daha mütalea ettik [:değerlendirdik] ve katiyetle hükmettik ki, Türk‘ün hakiki halâs [:kurtuluş] güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşasıyla tulü edecektir [:doğacaktır]. Bu karara göre ordulara yeni emir ve talimat yazıldı (saat 6.30 evvelde). Fakat vaziyet o kadar mühim, o kadar sür ‘at ve şiddet talep ediyordu ki, bu tahriri emirlerle iktifa etmek muvafıkı ihtiyat olamazdı. Onun için Fevzi Paşa Hazretlerinden, bizzat Altıntaş ve cenubundan hareket eden 2.Ordumuzun ve bunun daha garbinde [:batısında] bulunan Süvari Kolordu'muzun nezdine giderek tasavvurumuza göre harekâtı tanzim buyurmasını kendilerinden rica ettim.
4.Kolordu'su ile istihdaf ettiğimiz düşman kısmı küllisini cenuptan [:ana kısmını güneyden] takip eden I.Ordu karargâhına da ben bizzat gidecektim. İsmet Paşa‘nın karargâhta kalıp vaziyeti umumiyeyi idare etmesini münasip gördüm. Fevzi Paşa Hazretleri şimale hareket ederken ben de otomobil ile şimendifer güzergâhını takiben garba [:batıya] hareket ettim. Akçasar‘da [:Akçaşehir'de] 1.Ordu karargâhına saat 9’dan evvel idi ki vasıl olmuştum [:ulaşmıştım].
Ordu Kumandanı'na bir taraftan cephenin tahrirî [:yazılı] emri tevdi olunurken [:verilirken] ben de kendisine şifahen [:sözlü olarak] vaziyeti izah ettim ve 4.Kolordunun tekmil fırkalariyle [:bütün fırkalarıyla] ve sür‘at ve şiddetle işte bu köyün, Çal köyünün garbındaki düşman kısmı küllisini [:düşman ana kısmını] ihata edecek surette [:kuşatacak surette] muharebeye mecbur etmesini emrettim. Ve ilâve ettim ki, düşman ordusu behemehâl [:mutlaka] imha olunacaktır. Ordu kumandanı benim yanımda telefonla kolordu kumandanı Kemalettin Sami Paşa‘yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu tebliğ etti. Bir müddet bu karargâhta kaldım. Mütemadiyen [:devamlı olarak] gelen muhtelif rütbedeki esir zabitanla [:esir subayarla] görüştüm. Bunlardan biri erkânıharp zabiti idi. Zavallı, verdiği malûmat meyanında istemeyerek, başkumandan vazifesini alan General Trikopis‘in ve 2.Kolordu kumandanı General Digenis‘in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu ifade etmiş oldu. Derhal yanımda bulunan Ordu Kumandanı'na, Kemalettin Paşa‘yı bulunuz. Bizzat Trikopis‘le beraber bütün düşman generallerini behemehâl [:mutlaka] esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir derakap [:hemen] telefonla tebliğ olundu. Zavallı esir zabit [subay] benim bu emrimi işitir işitmez ikram ettiğim çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu karargâhında kalamazdım. Muharebe vaziyetini gözümle görmek benim için mukavemetsiz [:dayanılmaz] bir ihtiyaç oldu. Ordu kumandanını da beraber alarak 4.Kolordu Kumandanı'nın tarassut için bulunduğu şu istikametteki bir tepeye geldik (Arpalık civarında).
Çal köyü garbında [:batısında] ve şimalinde [:kuzeyinde] patlayan topların tarakalarını [:gürültülerini] işitiyordum. Oradan vaziyeti dürbün ile tetkike uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kat‘î bir lüzum ve ihtiyaç hissediyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. Oraya gitmek lâzımdır ve buyurun gidelim dedim. Otomobillere atladık bu tepeye gelen yola dâhil olduk. Ara sıra güzergâhımızın soluna düşman mermileri düşüyordu.
4.Kolordunun fırkaları şarktan garba [:doğudan batıya] güzergâhımızı kat ederek seri hatvelerle [:adımlarla] ilerliyorlardı. Biraz evvel dediğim gibi, saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk.
Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen ihate etmek [:kuşatmak] ve düşmanın muannidane [:inatla] müdafaa ettiği muharebe mevzilerine süngü hücumlarıyla dâhil olarak netice i kat‘iye almak elzemdi. Bunun için bütün kıtaatın azami fedakârlıkla ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta mesturiyete [:gizlenmeye] bakmaksızın, ateş mevzilerine girip düşman mevzilerini sarsmasını istiyordum. Yanımdaki kumandanlar bu nokta i nazarlarımı [:bu görüşlerimi] anlar anlamaz derhal ve en asabi bir surette faaliyete geçtiler. Maatteessüf [:ne yazık ki] şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir süvari zabitine birkaç kelime not ettirerek düşman mevzilerini şimalden [:kuzeyden] saran ikinci orduya gönderdim. Ve şifahen [:sözlü olarak] burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu zabit [:subay] vazifesini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek malûmat da vermişti. 11.Fırka'nın kahraman kumandanı Derviş Bey bizzat ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman mevziine ilerliyordu.
Kolordu kumandanı Kemalettin Paşa cenuptan ve garptan [:güneyden ve batıdan] düşmana saldırdığı diğer fırkalarına yeniden yeniye tehdit ve teşrii harekât için emirlerini isal ediyordu [:ulaştırıyordu]. 2.Ordu'nun 16. ve 65. Fırkaları düşmanla ciddî muharebeye girişiyorlar, diğer fırkaları da ihate dairesini [:kuşatma dairesini] darlaştırıyorlardı. Bunları görüyordum. Süvari Kolordu'muzun daha garptan [:batıdan] düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren süvari zabiti [:süvari subayı] söylemişti.
Arkadaşlar!
Saat ilerledikçe gözlerimin önünde inkişaf eden manzara şu idi: Düşman başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman mevzilerinde büyük bir heyecan ve helecan vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü hassa kalmamıştı. Bu ovadan, şimalden ve cenuptan [:kuzeyden ve güneyden] birbirini velyeden [:izleyen] avcı hatlarımızın, guruba yaklaşan güneşin son şuaatiyle parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman mevaziini saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fasılasız ve amansız ateşleri düşman mevaziini, içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş mağribe yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda his solunuyordu. Biran sonra cihanda büyük bir inhidam [:yıkım] olacaktı. Ve beklediğimiz halâs güneşinin tulü edebilmesi için [:doğabilmesi için] bu inhidam lâzımdı. Zulmetler [:karanlıklar] içinde bu inhidam [:bu yıkım] vuku bulmalı idi. Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara hücum ettiler, Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Kâmilen mahvolmuş perişan bir bakiyetüssüyuf kitlesi [:kılıç artığı kitlesi] bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi pürhavf ve lerzân, bîşekil bir kitle [:çok korkan ve titreyen, şekilsiz bir kitle], acaip bir halita halinde [:bir ulaşım halinde] firar için fürce arıyordu. Artık gecenin koyulaşan zulmeti [:karanlığı] neticeyi gözle görmek için güneşin tekrar şarktan tulûuna intizarı [:doğudandoğmasını beklemeyi] zarurî kılıyordu.
Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği [:kazandığı] zaferin azameti ve buna mukabil [:karşılık] hasım ordusunun duçar edildiği felâketin dehşeti beni çok mütehassıs etti. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün mahfuz [:korunaklı] ve mestur [:gizli] yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi [:sonsuz] teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza sevk olunmakta bulunan sürü sürü esir kafileleri hakikaten bir mahşeri andırıyordu. Bu dar ateş ve savlet [:hücum] çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik bakiyetüssüyuftan [:kılıçartığından] ibaret idi. Fakat onlar da daha büyük Türk çemberi içinden çıkmağa muvaffak olamayarak başlarında başkumandanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeye mecbur olmuşlardı.
Efendiler, Ağustosun otuz birinci günü takriben zevalde [:öğlende] idi ki, yine bu Çal köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Feyzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki vaziyeti mütalaa ettik. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün seferi hitama [:sona] erdirebilecek bir azamet ve ehemmiyette olduğunda ittifak ettik. Şimdi Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber bütün orduyu aslî ile bilâaram [:düman kuvvetlerini] İzmir‘e yürüyecektik.
Efendiler, bugünden sonra İzmir‘de “Akdeniz’i, Mudanya‘da “Marmara’yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelmiştir.
Fakat hatırlatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal köyüne gelebilmek için yalnız Sakarya‘dan itibaren sarf ettiğimiz zaman tam bir senedir. Fakat bu tespit ettiğimiz zaferi ihzar edebilmek için bir seneyi çok bulmazsınız zannederim. Çünkü efendiler, harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün mevcudiyetleriyle, ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlâkları ile, harslar ile, hulâsa bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleriyle ve her türlü vasıtalar ile çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice yalnız kuvve i cismaniyenin değil, bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlâkî ve harsı [:kültürel] kuvvetin tefevvukunu mertebe i sübuta [:üstünlüğünü ispat derecesine] vardırır. Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf, milletçe ve memleketçe, bütün mevcudiyeti maddiye ve mâneviyesile mağlûp sayılır. Böyle bir akıbetin ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz.
Mahvü izmihlal [:Mahv ve yok olmaz] yalnız cidâl sahasında [:harp sahasında] bulunan orduya münhasır [:sınırlı] kalmaz. Asıl ordunun mensup olduğu millet feci akıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki tacidarların [:hükümdarların], hâris [:hırslı] politikacıların bir takım hayalî emellerle, vasıtası mevkiine düşen müstevli [:istilacı] orduların, müstevli milletlerin uğradığı bu nevi feci akıbetlerle malamâldir [:dopdoludur].
Efendiler, Türk vatanını fethetmek fikrini, Türk‘ü esir etmek hayalini umumi [:genel], mâşerî [:elde] bir fikir haline koymağa çalışanların da lâyık oldukları akıbetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük. Efendiler, kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar, milletin, kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakikî ve kabili istihsal menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarım bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi zapt ve işgal etmek o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim obuanın imkânı yoktur. Hâlbuki asırların mevcudu olan bir ruhu milliye, kavi ve daimî bir irade i milliyeye hiçbir kuvvet mukavemet edemez.
Mahkûm olmak istemeyen bir milleti, tahtı esaretinde tutmağa muktedir olacak kadar kuvvetli müstebitler artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadelâtiyle, bilhassa burada ihraz ettiği zaferle, izhar ettiği azim ve irade ile malûm olan bu hakayiki bir defa daha sine i tarihe çelik kalemle hak etmiş bulunuyor.
Efendiler, Afyonkarahisar - Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Tarihi millimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ihraz, ettiği zafer kadar netice i katiyle ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte katı tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum.
Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyetinin temeli burada tarsîn olundu. Hayatı ebediyesi burada tetviç olundu. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden şehit ruhları devlet ve Cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır. Burada esasını vazettiğimiz “Şehit Asker” abidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu âbide Türk vatanına göz dikeceklere Türkün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, savletini, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.
Efendiler, bu muazzam zaferin muhtelif amilleri fevkinde en mühimi ve alisi Türk milletinin bilâkaydüşart hâkimiyetini eline almış olmasıdır. Bu hâdisenin tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne feyizli bir inkılâp olduğunu izaha lüzum görmem. Milletimizin uzun asırlardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların tahakküm ve istibdadı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını temin yolunda ne kadar büyük felâketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin hâkimiyetini eline almış olması hâdisesinin bütün azamet ve ehemmiyeti nazarlarımızda tecelli eder. Gerçi büyük zaferin ferdasına kadar İstanbul’da halife ve sultan namı altında bir şahıs ve onun işgal ettiği hilâfet ve saltanat unvan ile bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini lâyık olduğu akıbete isal etti.
Efendiler, hâkimiyeti milliye öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa‘nın ortasından ta şarkın öbür ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun istihkak ettiği talihi daha güzel anlayabiliriz.
Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk‘ten gayrı unsurlara istinat ederek, düşmanlarla ittifak ederek Anadolu‘nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından tardı, düşmanların denize dökülmesinden daha rehakâr bir harekettir. Türk milletinin mübarek vediai ecdat olan bu topraklardan tam mânasiyle efendi olarak yaşaması ancak o fuzulî ve bîmâna olduktan başka, mevcudiyetleri mahzı zarar ve felâket olan makamların bertaraf edilmesiyle mümkün olabilirdi.
Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği kederleri, elemleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar matemler ve felâketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mesut ve hür yaşayabilmek için behemehâl hâkimiyetine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlâtlarını toplu ve dikkatli bulundurmak lâzımdır.
Efendiler, asırlardan beri inleyerek feryat eden, fakat müstebitlerin, muğfillerin, cahillerin vücude getirdikleri mânialarla [engellerle] canhıraş sedasını milletin kulağına isma edemeyen zavallı vatan, bugün diyor ki can kulağımızı harap olmuş, sinesinde en derin ıstıraplar duymuş validenizin samimî bitabına daima açık bulundurunuz. Efendiler, Asya‘da, Avrupa‘da, Afrika‘da hükümran olmak kudret ve kabiliyetini göstermiş olan ecdadımız vaktinde bu sedayı işitmekten menedilmemiş olsalardı, Türk camiasının, Türk mefkûresinin, Türk menafinin mahfuz ve feyiz dar olacağı ana vatana bugünkü şekli harabesinde mi tevarüs ederdik? Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve marifet, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, istiklâl, hakikî varlık, vatanın bu taleplerini tamamen ve serian yerine getirmek için esaslı ve ciddî bir surette çalışmayı emreder.
Efendiler, asırlardan beri Türkiye‘yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye‘yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu zararları ancak bir tarzda telâfi edebiliriz: O da artık Türkiye‘de Türkiye‘den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selâmet ve saadet hedeflerine vasıl olabiliriz.
Efendiler, bizim milletimiz vatan için, hürriyeti ve hâkimiyeti için fedakâr bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz yaptığı inkılâbatın kıskanç müdafisidir de. Benliğinde bu faziletler yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.
Efendiler, milletimiz hâkimiyetini eline aldığı gün, -bilmeyen kalmamıştır-, en karanlık felâketlerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Kuvvei maddiyesi yıprattırılmış, vesaiti müdafaası gasp olunmuş, maneviyatı, mukaddesatı duçarı tecavüz olmuş elim bir vaziyette bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen mevcudiyetini ve istiklâlini kurtarmağa karar verdi. Bu kararında muvaffak olabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket tespit etmesi lâzım geliyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde behemehâl muvaffak olmayı gaye i emel telâkki etmesi icap ediyordu. Millet bütün mevcudiyeti ile bütün fedakârlığı ile bütün iman ile o hedefe beraber yürüsün ve behemehâl muvaffak olsun lâzımdı. Efendiler, o hedef burası idi. Gaye i emel olan muvaffakiyet burada ihraz olunan zafer idi.
Efendiler, milletimiz bundan sonraki mesaisinde de muvaffak olabilmek için, millî hedefini bütün vuzuh ve katiyetle, tekmil vatandaşların nazarında ve vicdanında bütün parlaklığı ile tespit etmiş bulunuyor, isterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin mefkûresi tesmiye ediniz. Fakat bu unvanı verirken dikkat ediniz ki, hayalî bir manaya kendimizi kaptırmayalım.
Efendiler, milletimizin hedefi, milletimizin mefkûresi bütün cihanda tam mânasile medeni bir heyeti içtimaiye olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hakkı hürriyet ve istiklâli, malik olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir. Medeni eser vücude getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklâllerinden tecrit olunmaya mahkûmdurlar. Tarihi beşeriyet baştanbaşa bu dediğimi teyit etmektedir. Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak, şartı hayattır. Bu yol üzerinde tevakkuf edenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak cehil ve gafletinde bulunanlar, medeniyeti umumiyenin huruşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.
Efendiler, medeniyet yolunda muvaffakiyet teceddüde vabestedir [:yeniliğe bağlıdır]. İçtimai [:toplumsal] hayatta, iktisadi hayatta ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül [:gelişme] ve terakki [:ilerleme] yolu budur. Hayat ve maiyete [:günlük işlere] hâkim olan ahkâmın [:hükümlerin] , zaman ile tagayyür [:değişmesi], tekâmül ve teceddüdü [:gelişmesi ve yenilenesi] zaruridir. Medeniyetin ihtiraları [:yenilikleri], fennin harikaları, cihanı tahavvülden [:değişimden] tahavvüle [:değişime] duçar ettiği bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, maziperestlikle muhafazai mevcudiyet mümkün değildir. Medeniyetten bahsederken şunu da katiyetle beyan etmeliyim ki, medeniyetin esası, terakki [:ilerleme] ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak içtimai, iktisadi, siyasi aczi[e] mucip [:sebep] olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların hukuku tabiiyelerine malik olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları lazımedendir [:gereklidir].
Efendiler, milletimiz burada tespit ettiğimiz büyük zaferden daha mühim bir vazife/zafer peşindedir. O zaferin idraki, milletimizin iktisat sahasındaki muvaffakiyetleriyle mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, iktisaden zayıf bir bünye/millet fakrü sefaletten [fakirlikten ve sefaletten] kurtulamaz; kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz; içtimai [toplumsal] ve siyasi felâketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki muvaffakiyet de iktisadiyatındaki müktesebat [kazanımlar] derecesi ile mütenasip [orantlı] olur. Hiçbir medeni devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklâl müdafaası için vücudu lâzım olan bütün kuvvetler ve vasıtalar iktisadiyatın inbisat [genişlemesi] ve inkişafıyla [gelişmesiyle] mükemmel olabilir.
Milletimizin muttasıf [sahip] olduğu kuvvetli seciye, sarsılmaz irade, ateşin milliyetperverlik iktisadi muvaffakiyetten ne beân edecek [:kaynaklanacak] feyizlerle de lâyık olduğu derecede takviye olunmak zaruridir. Asır mübarezesinde [mücadelesinde] milletimizi muvaffak edecek bir iktisadi hayat teminini istihdaf eden umumi [genel] maarif ve terbiye sistemlerimiz, her gün daha çok esaslaşacak ve elbette muvaffak olacaktır.
Efendiler, artık bugün hayat ve insaniyet icapları bütün hakikatiyle tecelli etmiştir. Bunlara mugayir [aykırı] olan rivayetler ahlâk ve imana esas olmaz. Hakikat tecelli edince kizp [yalan] ortadan kalkar. Safsatalar, hurafeler kafalardan çıkmalıdır. Her türlü teali [yükselmeye] ve tekemmüle [gelişmeye] müsteit [kabiliyeti] olan milletimizin içtimai ve fikrî inkılâp hatvelerini kısaltmak isteyen mâniler behemehâl [mutlaka] bertaraf edilmelidir.
Efendiler, son sözlerimi münhasıran [bilhassa] memleketimizin gençliğine tevcih etmek istiyorum.
Gençler!
Cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.
Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik; onu ilâ [yükseltecek] ve idame edecek [devam ettirecek] sizsiniz.
Arkadaşlar, bu gaza ve şahadet diyarını terk ederken “Şehit Asker” i hep beraber hürmet ve tazimle selamlayalım."

![Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir ve Bursa'nın geri alınması sebebiyle Türk Ulusuna yayınladığı beyanname [12 Eylül 1922];](https://static.wixstatic.com/media/e74b71_05d01a9711344208a014c525c5312b14~mv2.jpg/v1/fill/w_980,h_1503,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/e74b71_05d01a9711344208a014c525c5312b14~mv2.jpg)
!["Roma temsilcimiz Celalettin Arif Bey vasıtasıyla Fethi Bey'e [12 Eylül 1922];](https://static.wixstatic.com/media/e74b71_3b43610e8b8b42c391506d68f1724924~mv2.jpg/v1/fill/w_980,h_755,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/e74b71_3b43610e8b8b42c391506d68f1724924~mv2.jpg)
![Rauf Beyefendi'ye [10 Eylül 1922];](https://static.wixstatic.com/media/e74b71_e2e2ab649aa748a195c6ec0138114ed5~mv2.jpg/v1/fill/w_980,h_588,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/e74b71_e2e2ab649aa748a195c6ec0138114ed5~mv2.jpg)
Yorumlar