Atatürk'ün Diyarbekir Halkevi Musiki Şefi Celal Bey'e Dolmabahçe Sarayında Demeci [8 Eylül 1932];

1869 yılında Diyarbakır'da başlayan basın hayatında önemli bir noktası olan "Diyarbekir Vilayet Gazetesi", Türkçe ve Ermenice dillerinde yayın yaparak çevre illere dağıtılmıştır. Gazetenin kurucusu Hatunoğlu Kurt İsmail Paşa'dır ve devlet eliyle çıkarılmıştır. Yazı işleri müdürlüğünde dönemin önemli isimleri olan Sadi Paşa, Ziya Gökalp'in babası Mehmed Tevfik Efendi ve Said Paşa'nın oğlu Süleyman Nazif gibi kişiler görev almıştır.
1937 yılında Zekaî Arman ile Tahsin Cahit Çubukçu tarafından devralınan gazete adını "Diyarbakır Gazetesi" olarak değiştirmiş ve yayın hayatına devam etmiştir. Gazetenin son sahibi Basri Konya'dır ve 2 Eylül 1963'te yayın hayatına son vermiştir.
Vilayet döneminde yönetim ve eğitim haberleri, resmî duyurular, ilanlar, yurt içi haberler ve makalelerin yer aldığı gazete, Cumhuriyet Dönemi'nde ekler yayımlayarak okuyuculara ulaşmıştır. Bölgenin tek yerel gazetesi olması sebebiyle çevre illere de gönderilmiş ve Diyarbakır Basını'nı oluşturmuştur (1).
Diyarbekir Vilayet Gazetesi, (26 Eylül 1932, Numara: 566-66, s.1.):
"Diyarbekir Halkevi Musiki Şefi Celal Bey'e;
---Diyarbekir'e ait topladığı halk türkülerini gramofonda okumak üzere İstanbul'a giden Diyarbekir Halkevi Musiki Şefi sanatkâr Celal Bey, Aziz Fahri Hemşehrimizi Dolmabahçe Sarayı'nda ziyaret etmiş ve iltifatlarına mazhar olmuşlardır. Büyük Kurtarıcı'mız Diyabekirli hemşehrilerinin hallerini sorduktan sonra bu gencin dilinden yüksek ruhunun coşkun ve ölümsüz kaynaklarından akıp gelen bu veciz hibeyi irat buyurmuşlardır:
Ben Türk elinin kahraman bir bucağındanım. Yazık ki oraya Bekir diyarı diyorlar, fakat özünde Türk diyarı idi. Bekir sonradan ona ada olmuş. Fakat biz öz diyarımızın ne olduğunu biliriz. Bizim diyarımız Oğuz Türk'ün has konağıdır. Biz de bu yüce konağın çocuklarıyız.
Buraya konduğumuzdan beri ne olduğumuzu anlamaya çalıştık ve anlatıp duruyoruz ki: Türk eli büyüktür ve yeryüzünde yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk'tür ve her yanı aydınlatan Türk'ün yüzüdür.
Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.
Bizim yeni işimiz budur.
Bu damarlar birbirini duysun ve birbirini tanısın. Bu dediğim şey hakikat olacak, çünkü hakikattir. Bu dediğim şey olduğu zaman başka bir âlem görülecek ve bu âlem dünyaya hayret verecek, nur ve feyzini insanlığa saçacaktır. Hakikat güneşi durmaz, daima yükselecek, Türk'ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek.
Bu karmaşık işlerin içinden çıkıp yükselebilmek için bize dirilik gerektir. Birlik onunla beraber yürür. Diri yalnız Türk milletidir, birliği ortaya koyan da Türk'tür, diriliğin ne olduğunu anlatan da Türk'tür, çalışalım.
*Not:
1-Diyarbekir Vilayet Gazetesi haberinde hitabenin tarih bulunmamaktadır. 26 Eylül 1932 gazetenin yayımlandığı tarihtir.
2-Hitabe'nin özeti Milliyet (4 Ekim 1932, Numara: 2389, s.2), Akşam (4 Ekim 1932, Numara: 5024, s.1) ve Cumhuriyet (5 Ekim 1932, Numara: 3023, s.1) yayımlanmıştır: --- Gazi Hz. fahri hemşerisi bulundukları Diyarbekir'de çıkan "Diyarbekir" gazetesinin sahibini Dolmabahçe sarayında kabul etmişler, kendisine iltifatta bulunmuşlardır. Reisicumhur Hz. Diyarbekir'li gazeteciye beyanatta bulunmuşlar, bu meyanda demişlerdir ki: "Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır."

3-Atatürk, Atatürkçülük ve Çağdaş Türkiye üzerine yoğun araştırmalar yapan ve birbirinden değerli çok sayıda eserleri bulunan Prof. Dr. Muzaffer Utkan Kocatürk'ün hazırladığı "Kaynakçalı Atatürk Günlüğü" adlı eserde hitabe 4 Ekim 1932 olarak verilmiştir: ---'Atatürk’ün, Diyarbakır gazetesi sahibine Dolmabahçe Sarayında demeci: "Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır" (Cumhuriyet, 5 Ekim 1932).'
4-Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mahmut Celâl Bayar'ın hususi arşivlerinden müsaadeleri alınarak Özel Şahingiray tarafından hazırlanan "Atatürk'ün Nöbet Defteri (1931-1932)" adlı eserde ise hitabenin tarihi 8 Eylül 1932 olarak servis edilmiştir.
Diyarbekir Halkevi Musiki Şefi Celal Güzelses'in özgeçmişinden öğrendiğimize göre, Diyarbakır türkülerini plağa kaydetmek için 1932 yılı Eylül'ünde İstanbul'a gelen Celal Bey, Diyarbakırlı şair Cahit Sıtkı Tarancı'nın dayısı olan eski Nafia Vekili Feyzi (Prinççioğlu) Bey'in ısrarıyla, daha 1917 yılında tanışmış olduğu Gazi Mustafa Kemal'in ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı'na götürülür. Burada sekiz saat süren bir konser verir. "Atatürk'ün Nöbet Defteri (1931-1932)" adlı eserde ise Fevzi [Pirinççioğlu] Bey'in (Şükrü Kaya, Zekâi, Cemal Hüsnü, Nuri ve Recep Zühtü Beylerle birlikte) 8 Eylül 1932 günü kabul edildiği, saat 12.00'de uyanan Gazi'nin gece 4.15'te yattığı kaydı yer almaktadır. Buna göre hitabe 8 Eylül 1932 tarihli olmalıdır (2).
Kaynakça:
2-)Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 25, (1931-1932), Kaynak Yayınları: 544, Birinci Basım: Nisan 2009, s.405-406; "Diyarbekir Halkevi Musiki Şefi Celal Bey'e, (8 Eylül 1932)".

"Celal Güzelses [Müzisyen]:
Müzisyen, besteci (D. 1900, Diyarbakır [Merkez] - Ö. 1 Şubat 1959, Diyarbakır). Diyarbakır'ın en ünlü halk musikisi sanatçısıdır. Fevzi Efendi’nin torunu, Derviş Halil Efendi’nin oğlu olan Celal Güzelses 1315 (1899) yılında, Diyarbakır’da, Reisoğlu Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Bazı kaynaklarda ve yapılan açıklamalarda doğum tarihi 1900 olarak belirtilmektedir. 13.12.1956 tarihinde Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü’nden Celal Güzelses’in aldığı nüfus cüzdanı suretinde doğum tarihi (1315) olarak yazılmıştır. Bu da 1899 yılına tekabül etmektedir.
Asıl ismi "Mehmet Celalettin" olan Celal Güzelses altı yaşında iken babasını kaybeder. Annesi Latife Hanım ve kız kardeşi Adalet Hanım ile yaşar. İlkokula devam ederken babasının da mensubu olduğu Rufai tekkesine devam eder ve bu tekkede Kuran kursu alır. Dokuz yaşında Hafız Kuran olan Celal Güzelses camilerde cüz ve Kuran okuyarak ailesinin geçimine katkıda bulunur.
İlkokuldan sonra Rüştiye’ye devam eder. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Rüştiye kapatılır ve tahsilini yarıda bırakmak zorunda kalır. Bu arada Rufai tekkesine Şeyh Zeki Efendi’nin müridi olarak devam eder ve "arabana" çalarak tekkedeki tasavvuf musikisi çalışmalarına katılır. Sesinin güzel olması, makamları bilmesi, usullere riayet etmesi ile bu tekkenin sevilen gençleri arasına girer ve Ulu Cami’de müezzinlik yapmaya başlar.
Rufai tekkesinde Şeyh Zeki Efendi’nin müridi olmak pek kolay değildir. Bunun için bazı merhalelerden geçmek gerekir. Bu merhalelerden en önemlisi de Şeyh Zeki Efendi’nin huzurunda canlı canlı akrep yemektir.
Celal Bey tekkede Şeyh Zeki Efendi’nin huzurunda diz çökerek oturur. Sağ tarafındaki kavanoz içerisinde Diyarbakır’ın yedi boğumlu akrepleri, sol tararındaki kavanoz da ise tuz vardır. Celal Bey sağ elini kavanoza sokar canlı akreplerden birini alır ve sol tarafında bulunan kavanozdaki tuza batırır ve "Bismillah" diyerek Şeyhin huzurunda yer. Böylece Şeyh Zeki Efendi’nin en gözde müritleri arasına katılır.
Şu anda Antalya’da ikamet eden ve Diyarbakır PTT Müdürlüğünden emekli olan İbrahim Etmem İplikçi aynı işlemi yapmak için şeyhin huzuruna çıkar fakat cesaret göstermeyerek akrebi yiyemez ve şeyhinden el alamayarak huzurdan ayrılır.
Artık Rufai tekkesinin baş sazende ve hanendesidir. Bu arada cümbüş çalmayı öğrenir ve Diyarbakırlı divan şairlerinin eserlerini besteleyerek okumaya başlar.
Okuduğu bu ilahiler ile göz doldurmuştur ve Rufai dervişleri Celal Bey’i el üstünde tutmaya başlamışlardır.
Yıl 1917.
Celal Güzelses, birkaç arkadaşıyla Seman Köşkü’nün (Daha sonraları Gazi Köşkü adını alacak olan köşk) alt kısımlarındaki dutluklarda oturup eğlenirlerken türkü, şarkı, gazel ve hoyratlar okur. Mustafa Kemal,
---"Hanginiz o türküleri okuyordunuz?" diye sorunca Celal Bey,
-"Ben okuyordum" der.
Mustafa Kemal,
---"Senin ismin ne?" diye sorunca Celal Bey
-"Mehmet Celalettin" der.
Mustafa Kemal,
---"Peki burada da okur musun?" deyince Celal Bey de,
-"Evet okurum" diye cevap verir.
Askerler Diyarbakır’ın ipli kürsülerinden getirirler ve Celal Güzelses ve arkadaşları bu kürsülere otururlar. Celal Güzelses okumaya başlar. Bir hayli eser okur ve Mustafa Kemal kendisine teşekkür eder ve Celal Güzelses arkadaşları ile beraber Mustafa Kemal’in huzurundan ayrılarak şehrin yolunu tutar.
Celal Güzelses Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, askerlik şubesinde vatani görevini yerine getirerek Diyarbakır’a döner.
29 Haziran 1924’te Diyarbakır Valiliği Evrak Kalemi’nde “Tevzi Memuru” olarak memuriyete başlar ve bu arada Nevriye Hanım’la evlenir. 11 Ocak 1925 yılında katipliğe yükselir ve 1929 yılında Özel İdare Müdürlüğü evrak memurluğuna atanır. Celal Güzelses memuriyeti yanında musiki çalışmalarını aksatmaz bilhassa mensubu olduğu tekkede yapılan tasavvuf musikisi çalışmalarını aralıksız devam ettirir.
Celal Güzelses’in İstanbul’da plak firmaları ile teması sürerken bir gün Feyzi Pirinççioğlu, Celal Güzelses’i Dolmabahçe Sarayı’na götürerek Atatürk'e tanıtır.
"İşte Diyarbakır’dan plak yapmaya gelen gencimiz” der. Atatürk, Celal Güzelses’e ismini sorunca o da "Mehmet Celalettin" der. Atatürk,
---"1917 yılında Seman (Gazi) Köşkü’nde bana şarkı ve türkü okuyan sen miydin?" diye sorunca Celal Güzelses de,
- "Evet efendim bendim." diye cevap verir.
Atatürk, Dolmabahçe’de bulunan zevata Celal Güzelses’i tanıtır ve 1917 yılındaki karşılaşmalarını anlatır. burada Güzelses'i yeniden dinler. Celal Güzelses’in sesinden ve musiki bilgisinden etkilenmiştir. Celal Güzelses’in daha önce Diyarbakır Ulu Camii’nde müezzinlik yaptığını öğrenince Celal Güzelses’e şu soruyu yöneltir:
---"Celal bana Peygamberi anlat nedir, nasıl biridir?"
Celal Güzelses ummadığı bir soruyla karşılaşınca duraklar ve nasıl cevap vereceğini düşünür ve mevlit okumaya başlar. Selam kısmında herkes ayağı kalkar el bağlar. Okuduğu mevlit bitince şu açıklamayı yapar:
"Efendim siz ki yoktan bir vatan yarattınız. Cihana kafa tuttunuz, herkes sizin önünüzde diz çöktü. İşte hiç görmediğiniz zat-ı muhteremin önünde ayağa kalktınız el bağladınız işte peygamberimiz budur." deyince Atatürk, Celal Güzelses’i tebrik eder ve orada bulunan "Colombia" plak firmasının yetkilisine dönerek:
--- "Celal’in okuduğu bu mevlidi de plağa doldurun" der. Atatürk’ün bu isteği üzerine Celal Güzelses iki adet mevlit plağı doldurmuştur.
Celal Güzelses’in dolduracağı plakların üzerine ne yazılacağı konuşulur ve "Şark Bülbülü Celal" yazılması önerilir.
Celal Bey:
"Ben Diyarbakırlıyım Diyarbakır Bülbülü veya Dicle Bülbülü" yazsınlar der. Bunun üzerine orada bulunan zevat bu iki düşünceyi oylar ve 24 kişinin 20’si “Şark Bülbülü Celal” yazılsın diye kanaat bildirirler.
Atatürk de bu görüşe katılarak plak firması sahibine Celal’in dolduracağı plaklara "Şark Bülbülü Celal" yazılması talimatını verir. Böylece Celal Güzelses ölene kadar Atatürk’ün vermiş olduğu "Şark Bülbülü" unvanıyla anılır.
Atatürk doktorunu çağırtarak Celal’i muayene etmesini ister. Celal Bey huzursuz olur; "Ben hasta değilim neden muayene etsinler ki?" der. Doktor Celal’in boğazını ölçer ses tellerini muayene eder ve herhangi bir şey bulamaz ve ses oktavının yüksek olduğunu, ses tellerinin sağlam olduğunu ve okuduğu eserler kadar ses tonu değişmeden tekrar okuyabileceğini belirtir. Doktorun verdiği bu bilgi üzerine Celal Güzelses rahatlar.
Kendisinden, oradaki sanatçılar İstanbul’da kalmasını isterler. Fakat Celal Bey Diyarbakır’dan ayrılamayacağını belirtir.
Rahmetli Safiye Ayla Hanım’la 1979 yılında İzmir’de yaptığımız bir görüşmede bana, Celal Güzelses ile Dolmabahçe Sarayı’nda tanıştıklarını böyle bir sesi bugüne kadar dinlemediğini, hatta kendisine bizzat “İstanbul’da kal hepimiz sana yardımcı oluruz. Şöhretin Türkiye’ye yayılır, burada çok para kazanırsın” dediğini, fakat Celal Bey’in Diyarbakırsız yaşayamayacağını ve içkili gazinolarda sahneye çıkamayacağını belirttiğini anlatmıştı.
İzmir’de zaman zaman sohbet ettiğim Celal Güzelses’in oğlu Erdem Güzelses, Safiye Ayla’nın kendisini Yaşar Özel Bey ile Ali Ağa’daki evinde ziyaret ettiğini ve aynı şeyleri Safiye Ayla’nın kendisine de anlattığını bir sohbetimizde bana nakletmişti.
Celal Güzelses İstanbul’a bu ilk gidişinde 18 plak birden doldurmuştur.
Biz Diyarbakırlılar Veteriner Mahmut Karındaş’a teşekkür etmeliyiz. O plak doldurmasaydı belki Celal Güzelses de bilinmeyecekti. Diyarbakır’ın günümüze kadar gelen şarkı, türkü, uzun hava, gazel ve mayaları bilinmeyecek, bugünlere kadar gelmeyecek unutulup kaybolup gidecekti.
Bu hususla ilgi Diyarbakır’da yayınlanan Sesleniş gazetesinde 1953 yılı temmuz ayında İzzet Yıldız’ın Celal Güzelses ile yaptığı röportajda şu bilgiler verilmektedir:
" ... Beni plak doldurmağa sevk eden âmil, bundan yirmi dokuz sene evvel başlar. Belediyeye karşı bahçeli kahvede, Veteriner Yüzbaşı Mahmut Karındaş’ın seyyar satıcıların hâl ve hareketleri ile beraber, şivelerindeki hususiyeti belirten, daha doğrusu karikatürize eden; (Vurur sonra sakın der; Ahmet kahve getir) bu ve daha buna yakın birçok mevzulardan ibaret olan tenkitleri; yine bu mevzulara yakın musikiye meyyal sesindeki o istihza dolu sözleriyle doldurmuş olduğu plâkları ister istemez beni böyle bir teşebbüse sevk etti..."
“... Diyarbakır’ın ilim, felsefe, ahlak ve dinde nasıl ki bir mümtaziyeti varsa ve dünya çapında Ziya Gökalp, Süleyman Nazifler, yetiştirmek bahtiyarlığına nail olmuşsa hiç şüphesiz ki musikide de layık olduğu mevkii bulmuştur...”
"... Yalnız şunu da itiraf ve ilave edeyim ki, Mahmut Karındaş bilerek veya bilmeyerek Diyarbakırlılara iyilik yapmıştır."
Halk müziğinde yeni bir tarz ortaya koymayı başararak ünü kısa zamanda bütün ülkeye yayıldı, hatta Türkiye sınırlarını aştı. 1932 yılı sonlarında plakları yurdun her yanında, bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ve Müslüman komşu ülkelerde aranır, kahvelerde, gazinolarda çalınır oldu. Hemen her her yıl İstanbul’a giderek yeni plaklar doldurdu. Vefat ettiği zaman, doldurduğu plak sayısı 66 olmuştu.
Celal Güzelses, 1929’da getirildiği Özel İdare Müdürlüğü evrak memurluğu görevinden 1950 yılına emekliye ayrılmıştı. Emekli oluktan sonra kendisini tümüyle folklor çalışmalarına verdi. Ancak aynı yıl, Diyarbakır Halk Musiki Cemiyeti’ne yapılan resmi ödenekler ve belediye yardımlarının kesilmesi üzerine cemiyetten ayrıldı. 1956 yılında ise arkadaşlarının kendisinden ayrılarak Yıldız Kulübü’nde toplanmaya başlamasına çok üzüldü. Ulu Cami baş müezzinliği için vilayete başvurdu ve bu görevi 1956 yılından ölümüne kadar sürdürdü. Öldüğünde cenazesi Ulu Cami’den eller üzerinde ilahi ve tekbirlerle alınarak, vasiyeti üzerine, Mardin Kapı Mezarlığı’nda Şeyhi Zeki Efendi’nin gömülü olduğu mezarın alt kısmında toprağa verildi. Diyarbakırlıların gönlünü fethetmeyi başaran Celal Güzelses’in ölümü, çevresinde büyük bir üzüntü yarattı.
Celal Güzelses’ten yaklaşık olarak 46 kadar türkü derlenmiştir. Bunlar; Ağlama Yar Ağlama, Bülbülün Kanadı Sarı, Dağlar Dağımdır Benim, Esmerin Ağı Gerek, Mardin Kapı Şen Olur, Nare Esvap Yıkıyor, Vallahi O Yârdir... gibi türkülerdir.
ALBÜM: Sanatçının pek çok sayıda eseri; çeşitli plak, ses kasedi ve CD’de derlenerek yayımlanmıştır. Son yıllarda çıkan "TRT Arşiv Serisi 112 / Celal Güzelses - 1952-53 Ankara Radyosu Kayıtları" bunlardan biridir."
![Mustafa Kemal ATATÜRK 'ün 10. Yıl Söylevi [29 Ekim 1933];](https://static.wixstatic.com/media/e74b71_19ddfbe6f5244636a781fb3d532c2484~mv2.jpg/v1/fill/w_980,h_728,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/e74b71_19ddfbe6f5244636a781fb3d532c2484~mv2.jpg)
![Atatürk'ün, Halk Fırkası Grup Toplantısı'nda Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda Yapılacak Değişiklikler Hakkında Konuşması [29 Ekim 1923]:](https://static.wixstatic.com/media/e74b71_ef01b18ca6974c5b8ce0a2e304bdb032~mv2.jpg/v1/fill/w_980,h_706,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/e74b71_ef01b18ca6974c5b8ce0a2e304bdb032~mv2.jpg)
!["[...] Cumhuriyetin Kuruluşuyla İlgili Yasa Tasarısını İsmet Paşa İle Hazırladık [28/29 Ekim 1923];](https://static.wixstatic.com/media/e74b71_4b1a9a1b5c8145f6878a79f340b2afc5~mv2.jpg/v1/fill/w_840,h_1100,al_c,q_85,enc_avif,quality_auto/e74b71_4b1a9a1b5c8145f6878a79f340b2afc5~mv2.jpg)
Yorumlar