top of page

Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Oturumunda Konuşması (1 Mayıs 1920):

  • 1 May
  • 14 dakikada okunur

Mustafa Kemal Paşa (Ankara):


"Efendim, dahili vaziyetimiz hakkında malumat arz etmemi buyurmuşsunuz. Genel olarak malumunuz olan ve içinde bulunduğumuz vaziyeti anlatacağım. Müsaade buyurursanız, kısaca bildiğiniz hususları tafsilatıyla anlatayım.


Evvela, Bolu havalisinden bahsedeceğim.

Yüksek malumunuz, Nisan'ın 13. günü Düzce'de bir isyan ortaya çıkmıştır. Orada bulunan askeri müfrezeye ve jandarmaya tecavüz edildi. Zaten az olan bu efradın silahları ellerinden alındı. Üç mitralyözümüz vardı, bir subay şehit edildi, birkaç kişi yaralandı.


Bu isyanın sebeplerini aradığımız sırada, aldığımız malumata göre, bunun tahrikçileri; Düzceli Safer Bey, Vehap Bey, Kâmil Bey ve Rifat Bey namındaki kimseler olduğu tahakkuk etti. (Not: "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları", adlı eserde: 'Düzceli Hızır Bey, Kâmil ve Rifat Bey' yazmaktadır.)


Fakat bunlar da, esasen İstanbul'dan özel olarak, çok para ile memuren gönderilmiş olan birtakım kimselerin teşvikleriyle ortaya atılmış bulunuyorlardı.


Bilhassa İzmit'te Suat Bey namında bir mutasarrıf vardı. İngiliz İbrahim namıyla bir başka mutasarrıf vardır. Bu zat İngilizlerle beraber İzmit'ten doğuya doğru birtakım fesatlık kanalları açtı ve ayın 15'inde Düzce Kaymakamı -isteyerek veya istemeyerek, buna dair kati malumat elde edemedik- Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey'le telgraf başında görüştü. (Not: "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları", adlı eserde: 'makine başında' yazmaktadır.)


Bu karşılıklı konuşmanın bir sureti bize aynen verilmiştir. Ne Düzce Kaymakamı ne de Mutasarrıf bize bu haberleşmeyi vermiş değildir. (Not: 'haberleşmeyi' sözcüğünün aslı olan 'muhabereyi' yerine "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları", adlı eserde: 'muhavereyi' yazmaktadır.)


Doğrudan doğruya bir zat tarafından verilmiştir. Bu karşılıklı konuşmada, Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey Düzce Kaymakamı'na diyordu ki:


"Orada cereyan eden hal nedir? Bir fenalık olduğu anlaşılıyor, bu hal bütün Doğu'ya ve Anadolu'ya sirayet eder mi?"


Kaymakam da:


"Endişe verici fevkalade hiçbir hal yoktur. Bir yanlış anlama neticesi halk ile asker arasında bazı şeyler olmuş ise de ehemmiyetsizdir. Yalnız bir subay kazara vuruldu, efrattan ve halktan [...] rahat bir haldeyiz; memurlar vazife yapmaktayız." (Not: "TBMM Gizli Celse Zabıtları" adlı eserde Mustafa Ünver tarafında [bir iki, üç kişi yaralandı. Fakat cümlemiz] sözcükleri eklenmiştir.)


diyor.


Yalnız o haberleşmede deniyordu ki:


"Şifre ile bildirdiğim gibi, bura ahalisinin taleplerini kabul ediniz."


Bolu Mutasarrıfı buna cevaben:


"Oraya geleceğim, beni karşılayınız."


diyor.


Bu suretle ayın 16. günü Bolu Mutasarrıfı Düzce'ye hareket etti. Fakat Düzce'ye giremedi. Düzce ile Bolu arasında bir yerde asiler bunu yakalamış, alıkoymak istemiş. Kendisi:


"Yarın mutlaka gelirim, benim Bolu'ya dönmem sizin menfaattarınıza daha uygundur."


diye Bolu'ya dönmüştür.


Bu suretle Bolu'ya döner dönmez:


"Düzce'de asiler vardır, adetleri çoktur. Hatta ben orada kendileriyle görüştüğüm zaman etrafım derhal sarılmıştı, bunların tedibi mutlaka lazımdır. Ben kendilerini aldatarak buraya geldim." (Not: "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları", adlı eserde: 'adetleri çoktur" sözcüğü hatalı olarak(!) yoktur.)


dedi.


Bunun üzerine kendisine dedik ki:


"Bolu'da mevcut olan jandarma kuvvetinden ve bu kuvveti takviye edecek olan diğer kuvvetlerden istifade ediniz -çünkü orada Ahzı Asker Reisi'nin emri altında ufak bir kuvvet bulunuyordu-. Bununla jandarma kuvvetini takviye ediniz ve Bolu'nun batısındaki boğazı tutunuz; asilerin doğuya hareketini engelleyiniz."


Hakikatten bundan daha evvel Zonguldak ve Devrek'te bulunan bir alayımıza, Zonguldak'ta bir müfreze bırakarak geri kalan kuvvetlerle süratle Bolu'ya hareket etmesini emrettik. Bu alay, arz ettiğim jandarma kuvvetini takviye edecekti. Alay aldığı emri yerine getirmiş ve harekete geçmiştir. Bundan başka bir ihtimale karşı Ankara'da daima kuvvetli bulunmak lüzumunu nazarı dikkate almıştık.


Kastamonu'dan, Çorum'dan lüzumu kadar kuvvetlere hareket emri verildi.


Bundan başka Afyonkarahisar doğusundaki Aziziye'de ufak bir mesele meydana gelmişti. Bu meseleyi iyi şekilde halle muvaffak olan kıtalara: "Emredilecek istikamete harekete hazır olmak üzere Afyonkarahisarı'nda toplanmalarını" emrettik. Akşehir'de bir alayın harekete hazır olması, icap edenlere bildirildi. Geyve'de de Şehit Mahmut Bey'in emrinde bulunan kuvvetlerimizden lüzumu kadar kuvvetin kuzeye hareket etmesini emrettik.


Biz bu tedbirleri almakla meşgul iken, bir gün sonra, yani 17 Nisan'da Mutasarrıf dedi ki:


"Düzce'den buraya bir heyet geldi. Benim Düzce'ye gitmemi istiyorum, hareket hattımı tayin ediniz."


Fikir olarak ilave ediyordu ki:


"İkna ile, uyarı ile asileri beş on gün kadar sakin bulundurabilirim. Eğer bunu desteklemezseniz bunları vurmaktan başka çare yoktur. Ona göre tedbir alınız."


Halbuki biz pek kati olarak anlıyoruz ki, Mutasarrıfı aldatıp Düzce'ye götürmek istiyorlar. Sevk ettiğimiz kuvvet henüz oraya varmamıştı. Mutasarrıfa dedik ki:


"Sizi aldatıyorlar. Elinizde Bolu'nun batısındaki boğazı işgal edecek kadar kuvvet vardır. Devrek'ten bir alay gelmektedir. Bunu da kullanınız ve gitmeyiniz. Ancak sizce mutlaka gitmekte, uyarı, ikna ile bir fayda husul bulacağına tam kanaat varsa, zaten livanın asayişinden mesul olmak itibariyle gidebilirsiniz."


Fakat şahsen teklifinde jandarmayı beraber götürmek söz konusu olduğu için, jandarma kumandanının kati surette Bolu'da kalmasını ve vekâletten mutasarrıflığı üstlenmesini de bildirdik. Tedbirler almaktan geri durmamasını da ilave ettik. Fakat bu sırada Bolu Mutasarrıfı, Devrek'ten gelmekte olan alaya beklemesini ve Bolu'ya gelmemesini emretmişti. Bunu bize bildirdi ve sebep olarak dedi ki:


"Asiler çoktur, bu kuvvet yalnız başına belki bir felakete uğrar. Onu için bekleme emri verdim."


Bittabi bu doğru değildi. Bizim gördüğümüze ve kanaatimize göre Bolu'da esasen kuvvet yoktu ve oradaki ufak bir kuvvet, boğazı müdafaa edecek bir haldeyken alayın o kuvveti takviye etmesi, bittabi bizim için bir fayda idi.


Bu alayın hareketinin durdurulmasını ve ertelenmesini iyi niyete hamletmedik. Onun için derhal kendisine emir verdik:


"Alay Bolu'ya varmalıdır." Ve alaya da, beklemeksizin, süratli bir şekilde Bolu'ya hareket emri verdik.


Bu emrin Bolu'ya ulaştırılıp ulaştırılmadığını da araştırdık. Fakat tebliğ vasıtası yine Mutasarrıf olduğu için, aldığımız cevapta:


"Emriniz tebliğ olunmuştur"


dendi.


Gerçi alay yürümüş. Fakat bizim istediğimiz istikamette değil. Bolu'nun bir saat doğusunda bir köye kadar bunları götürmüşler, orada durdurmuşlar. Demişler ki;


"Siz burada duracaksızınız."


Ne alayın başındaki kumandanın ne de efradın malumatı olmadığından ve kendilerine emir veren mutasarrıf resmi bir memur olduğu için onun emrine uyarak orada kalmışlar ve atıl bir hale getirilmişler.


Aynı zamanda Mutasarrıf, giden heyetle Düzce'ye gidiyor ve bittabi asiler tarafından tutuklanıyor, yahut işbirliği yapıyor. Bunu da tabii zaman ispat edecek. Bolu Mutasarrıfı Düzce'den bütün kazalara ve diğer bazı yerlere, asilerin arzularına göre emirler veriyor. Düzce'den Bolu'ya vermiş olduğu emirlerde güya bir asi kuvvet tarafından işgal edilmiş vaziyetini veriyordu. İşte bu 18 Nisan'da oluyor.


Böylece başsız kalan ve karanlık birtakım cereyanlara sahne olarak terk edilen Bolu için, yalnız kuvvet sevk etmek kâfi olmadığı, sevk ve idareye muktedir bir arkadaşın gönderilmesine lüzum olduğu anlaşıldı. Bu maksatla muhterem arkadaşlardan Hüsrev Bey'i, diğer bildiğiniz arkadaşları memur ettik. Diğer taraftan daima Ankara'daki kuvvetleri artırma tedbirini takip ettik. Buraya her taraftan lüzumu kadar kuvvet gelmiş bulunuyordu.


Geyve'den de sevki mümkün olacak kuvvetleri kuzeye hareket ettirdik. Bu kuvvetler ayın 18'inde Adapazarı'na vardı. Bir gün sonra, 19 Nisan'da, Beypazarı hemen hemen aynı mahiyette isyan etti. Orada da halk toplanmış, köylerden bazı insanları aldatarak oraya getirmişler. İlk yaptıkları şey haberleşmeyi kesmek oldu.


Orada bulunan silahları ahaliye dağıttılar. Bu tarihte bizzat Mahmut Bey kendisi ve diğer bir kuvvetle Adapazarı'na hareket etti ve oraya vardı. Afyon Karahisar'da ihtiyaten topladığımız kuvvetlerden de Arif Bey müfrezesi ve Salihli cephesinden bir tabur, doğrudan doğruya Ankara'ya celp edildi. Beypazarı'nda ayrı bir kuvvet yoktu.


Ahali kendiliğinden bazı tezahüratta bulunuyordu. Belki nasihatle bertaraf edilir diye oraya ufak bir müfreze gönderilmişti.


Ayın 20 'sinde Hüsrev Bey ve arkadaşları Gerede'ye varmak üzere bulunuyorlardı. Hüsrev Bey ve arkadaşlarına, uğradıkları merkezlerde genel vaziyet hakkında malumat veriliyordu. Gerede'ye de ihtiyatlı bir şekilde girilmek lüzumu bildirilmişti.


Aldığımız malumata göre, Gerede'de bu heyet fevkalade bir karşılamaya mazhar olmuş, fakat içeri alındıktan sonra hepsi tutuklanmış ve bu suretle Gerede de isyan etmiş oluyordu.


Ayın 21'inde, yani bir gün sonra, Düzce'nin güneyinde Düzce ile Nallıhan arasında bulunan Mudurnu, aynı suretle isyan etti. 22 ve 23'ünde Nallıhan isyan etti. Ayaş'ta da isyan eğilimleri görüldü.


Aynı günlerde Ankara'nın 10-12 saat kuzeyinde bulunan Yabanabat (Kızılcahamam) isyan etti. Oraya da Düzce beylerinden biri gelmiş ve bir arkadaşıyla gizli çalıştıktan sonra halkı muhtelif suretlerle aldatarak toplamış, hükümete hücum etmiş, kaymakam ve jandarma kumandanını almışlar. Kısaca orası da isyan etti.


Ayın 25. günü Mihalıççık'ta hariçten gelen kuvvetlerin tesiriyle, isyan alametleri görülüyor.


Aynı günde Geyve'nin batısında bulunan Taraklı'yı telgrafla isyana teşvik ediyorlar. Doğuya doğru Safranbolu'da bir hassasiyet görülüyor. Gerede'nin doğusunda Mecidiye de isyan ediyor.


Özetle ayın 13'ünden bugüne kadar, 19 gün zarfında, Düzce'den patlayan isyan doğuya, güneye yayılıyor ve genel olarak icap eden yerlerden idare edildiği anlaşılıyor. Tabii tedbirlerimiz tatbik mevkiine konmuş ve konmakta devam etmektedir. Alınan tedbirler neticesinde Kastamonu'dan Safranbolu istikametine bir kuvvet hareket ettirdik. Bu kuvvet Safranbolu 'ya hâkim ve cereyanın Safranbolu'nun doğusuna geçmesine mani oldu.


Kastamonu'dan Çankırı'ya celp ettiğimiz kuvvet Çankırı'nın hizasında bulunduğu sırada, Gerede ve Mecidiye isyanı vaki olmuş ve Çerkeş'e gürültülü bir surette girilmek üzere bulunulmuştu. Derhal Çankırı'dan bir kuvvet ayırdık, batıya yönelttik, tam Çerkeş istikametine gönderdik. Bu kuvvet Çerkeş'e girdi ve varmasıyla beraber cereyan durdu. Orada birkaç yüz atlıdan meydana gelen asiler vardı. Ahali asilerden korktuğu için tabii tarafsız bulunuyordu. Yalnız memleketin içinde üç beş fesatçı bu asileri memlekete davet ediyordu. Bizim kuvvetlerimiz oraya ulaştığı zaman ahali hangi tarafın kazanacağını kestiremediğinden, tarafsız duruyordu. Bir an için bu tereddüt ve tarafsızlık devam etti. Fakat bizim kuvvetlerimiz Çerkeş'in batısına geçti, Mecidiye'de asiler ile yaptığı çarpışmada asileri mağlup etti ve dağıttı.

Sıra ile takip ediyorum: Bugün kuvvetlerimiz Çerkeş'in batısında ve Gerede istikametinde gidiyor. İlk olarak karşımıza Yabanat gelir. Yabanat'ta esasen mühim bir isyan yoktu. Üç beş kişinin fesatçılığı vardı. Bunu bertaraf etmek için bir müfreze gönderdik. Bu müfrezenin hareketi oraca haber alınır alınmaz fesatçılık ile meşgul olanlar derhal Yabanat'ı terk ettiler. Fakat orada epeyce tahribat yapmışlar; hükümet konağını, telgrafhaneyi, telgraf direklerini bozmuşlar ve bazı evleri de yıkmışlardı. Onun için henüz telgraf haberleşmelerini temin edemedik. Fakat bittabi yalnız Yabanat için değil.


Müfrezeyi müteakiben de başka kuvvet gönderilmesi ve daha ciddi tedbirlerin alınması nazarı dikkate alınmıştır. Bu suretle bu istikametten gelen cereyan dahi durdurulmuştur. Onun batısında bulunan Ayaş, esasen Beypazarı vakası üzerine, Ankara'dan sevk edilen ikinci kuvvetin hareketini ve sonra sevk ettiğimiz kuvvetlerin yola çıktığını haber alır almaz ve bilhassa bu kuvvetlerin oraya varışında tamamen kendilerinin fesada uğratıldığını beyan etmişler. Bu, bizce de tahakkuk etti. Artık Ayaş'la fazla meşgul olmadık. Beypazarı'na ilk gönderilen kuvvet şehrin haricinde mevzi almak mecburiyetinde kalmıştı, onu müteakip giden kuvvetli bir süvari müfrezemiz, mitralyözleriyle buradaki asiler ile çarpışmışlar ve firara mecbur etmişlerdir.


Bir taraftan da idari tedbirler alınıyordu. Beypazarı Kaymakamı'nı zayıf gördüğümüz için çağırdık, yeniden başka bir kaymakam gönderdik. Asilerin tedibini müteakip mahalli mülki ve inzibati tdbirler alındı ve asker oradan geri geldi.


Mihalıççık'ta, 25 Nisan günü hariçten gelen asilerin tecavüzüne uğrayan namuslu ve hamiyetli insanlar silaha sarılarak, bu gelen serserileri tutuklamışlardır. (Bravo sesleri.) Kuvvetlerimizden xxxx


İlk olarak Göynük ve Taraklı vardır. Gevye'de bulunan kuvvet, Binbaşı İbrahim Bey'in kumandası altında doğuya doğru hareket etti, asilerle uzunca bir çarpışma yaptı. O kuvveti biraz takviye etmek mecburiyetinde kaldık. Neticede asiler perişan oldu ve dağıldı.


Genel vaziyet gösteriyor ki, isyan bir plan dahilindedir. Nallıhan'da Arif Bey müfrezesinin elde ettiği birtakım belgeler var. Bu belgelere göre; "Kuva-yi Hilâfet" teşkilatı namı altında bir şebeke vardır ve zavallı halkı da; işte halife kuvveti oluyorsunuz ve hilafet makamı uğrunda çalışacaksınız diye aldatıyorlar.


Belli bir plan dahilindeki bu harekete karşı aldığımız karşı tedbirlerle bu cereyanı Çerkeş, Yabanat, Mudurnu, Taraklı ve Geyve hattı üzerinde durdurduk ve bu hattın doğusuna ve güneyine sirayet etmesine mani olduk. Fakat efendiler bittabi bu durdurma, hastalığı esasından iyileştirmez. Asıl, ocağı söndürmek lazımdır. Müsaade ederseniz o tedbirleri şimdi tafsilatıyla anlatmayayım. (Hacet yok sesleri.) İnşallah şimdiye kadarki asilerin neticesi ne olduysa, bunların da neticesi aynı olacaktır. Hepinizin emin olmanızı rica ederim. (Allah muvaffak etsin sesleri.)


Şimdi müsaade buyurursanız İzmir cephesini belirteyim:


Ayvalık, Bergama, Kasaba, Ödemiş, Aydın hattı işgal altındadır. Bizim milli kuvvetlerimiz bu hattın kuzeyindedir. İstanbul'un işgalinden bugüne kadar hattın tamamı üzerinde anılmaya değer hiçbir vaka olmamıştır. Olan vakalar, iki tarafın ufak tefek çarpışmaları ve ara sıra birbirlerine yaptıkları akınlardır. Her halde Yunanlılar da sakin duruyorlar.


Yunan kuvvetleri hakkında öteden beri elde ettiğimiz malumata dayanarak, bu kuvvet daima 110.000 tahmin edilmektedir. Bu kuvvetin vaziyeti bozuktur. En yen, aldığımız malumata ve pek yakında bir merasim münasebetiyle bu kuvvetleri gören arkadaşımızın beyanatına göre, bu kuvvetler anarşi içindedirler. Fazla olarak aldığımız malumata göre, bu kuvvetlerin bir kısmı, Arnavutların Yunanistan'a karşı gösterdikleri hassasiyet üzerine Makedonya'ya nakledilmiştir. Buna karşılık bizim cephemizi biliyorsunuz. Tabii olarak üçe ayrılmıştır. Birine kuzey cephesi diyoruz. Birine doğu cephesi diyoruz. Kuzey cephesi deyince, Balıkesir cephesi demektir. Güney cephesi de Nazilli'dir. Başlangıçta bütün cephelerdeki kuvvetler, yalnız ahali kuvvetlerinden ibaretti. Kumanda meselesi de öyle idi. Lakin son zamanlarda kuzey cephesinde ve daha evvel güney cephesinde ve onu müteakip bütün cephede kuvvetler askeri bir şekle sokulmaya başlandı. Kumanda hususu da öyledir. Genel kumandayı ifade etmek lazım gelirse, kuzey cephesi mıntıkasıyla beraber bir kumandaya sahiptir. Buranın kumandanı çok kıymetli bir arkadaşımızdır. Salihli cephesinde, yakın zamanda, yine yüksek kıymete sahip ve Anzavur harekâtıyla bütün millet ve memleketi kendisine minnettar bırakmış olan Ethem Bey'dir. Nazilli cephesinde Demirci Efe ve diğer kahraman arkadaşlarımız bulunmakla beraber, genel kumanda da yine kıymetli kumandanlarımızdan Refet Bey idaresindedir. Genel kuvvetimiz, düşman kuvveti karşısında sarsılacak gibi değildir. Fevkalade ahval tabii hesap dahilinde değildir. Düşmanın hareketine kolaylıkla müsaade edecek vaziyette değiliz.


Yalnız burada bir noktayı yeri gelmişken arza mecburum:

Arkadaşların da tabii nazarı dikkatini çekmiştir, fikirlerini işgal ediyordur, o da şudur: Yüksek malumunuz, İstanbul'da merkezi hükümet vardı. Ve bütün kuvvetler oraya bağlı idi. Merkezi hükümet düşmanların şiddetli çemberi içindeydi; siyasi, askeri, sıkı bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde, vatanı müdafaa edecek, milletin ve devletin bağımsızlığını muhafaza edecek milletin bütün kuvvetlerine emrediyorlardı. Bu tarzda yapılan emirlerle millet ve devlet vasıtları asli vazifelerini yerine getiremiyordu ve getiremezdi. Bu müdafaa vasıtalarının birincisi olan ordu da, ordu namını muhafaza etmek ve bu namı göstermekle beraber, bittabi asli vazifesini yerine getirmekten mahrumdu. İşte bunun içindir ki, vatanı müdafaa ve muhafazadan ibaret olan asli vazife, doğrudan doğruya milletin kendisine teveccüh etmiş bulunuyordu. Millet orduya; kendi içinden teslim ettiği efradını, düşman tecavüzüne maruz kalan bölgelerin müdafaasına, düşman tasallutuna uğrayan kardeşlerinin hayatının muhafazasına memur etmeye mecbur olmuştu. İşte buna Kuva-yi Milliye diyoruz ve bütün kâinat böyle diyor.


Asıl milletin birliğini vücuda getiren ve İstanbul'un içinde bulunduğu şartlara rağmen, bu birliği dahile ve harice göstermeye yönelik bir maksat için yapılan teşkilat ise, yalnız Kuva-yi Milliye efradından, belirttiğimiz silahlı efrattan ibaret değildi. Bilakis bütün memlekette ve memleketin en ücra köşelerinde bile vücuda gelmiş, doğrudan doğruya kanuni ve medeni bir teşkilattır ki, ona "Müdafaa-i Hukuk" teşkilatı diyoruz.


Onda silah söz konusu değildir. Belki medeni, toplumsal ve genel bakımdan siyasi bir cemiyet demektir ve bu cemiyetin her vilayet ve bağımsız livalarda -biliyorsunuz- heyeti merkeziyeleri vardır, heyeti idareleri vardır. İşte merkezi hükümet merci bulamayan ordu da, bittabi bir taraftan himaye edilmek, devamlı kılınmak, sevk ve idare edilmek lüzumunu duyuyordu. ve suretle Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtı, silahlı kuvvetleri içine alıyordu.


Bunu bir manzara olarak tasavvur edersek, demek ki; İstanbul'da bir hükümet vardı ve onun görünüşte bir ordusu vardı, fakat bir şey yapmıyordu. Diğer taraftan millet var ve milletin dayanışma ve birliğini temin eden bir şebeke var. Sonra yine bir kuvvet var ki, bu teşkilata tabi ve bunun ismi de Kuva-yi Milliye... Bittabi ordu görünüşteki haliyle böyleydi. Halbuki hakikatte hepinizce malumdur ki, vatani olan mukaddes maksadın etrafında toplanmış ve söz konusu kadrosunun içine kendi kendine girmişti. Ancak faaliyetini resmi, açık bir tarzda yapamıyordu.


Böyle olmakla beraber, ordu bir taraftan teşkilatı elinde tutan insanlardan, diğer taraftan İstanbul'daki merkezi hükümetten emir aldığı için, açık ve kati olarak her emrin her noktasına göre hareket etmediği zamanlar da görülmüştür. Bu noktada diğer bir mühim meseleden bahsetmek lazımdır: O da orduya bakan, iaşe eden ve giydiren, merkezi hükümet idi. Kuva-yi Milliye'yi iaşe eden, doğrudan doğruya milletin kendisiydi ve millet tabii ancak taarruza uğrayan yerdeki kısmı üstlenmiş bulunuyordu.


İlk tehlikeye maruz kalan bu civar halkı; bittabi kendi mevcudiyetlerini ve menfaatlarını muhafaza için lazım gelen kuvvetin iaşesine ve giydirilmesine sarf edilecek parayı kendi aralarında toplamışlardır. Fakat böyle nazik meselelerde icabı gibi teşkilat ve tertibat olmazsa, hiç şüphe edilmemek lazım gelir ki, birçok yanlışlıklar olur. Bunun önüne geçebilmek için girişilecek yegâne çare, muntazam ve resmi olmayan usul ve şekilleri bertaraf etmektedir.


Merkezi hükümet etken ve hâkim oldukça, memleket dahilinde yabancıların tesir ve müdahalesi bulundukça, buna bittabi imkân bulunamaz.


Halbuki vaziyet değişmiştir. Millet mukadderatını bizzat üstlenmiştir. Kuvvetlerin iyi kullanılması lazımdır.


Kuva-yi Milliye, ordu, her şey, her vasıta artık doğrudan doğruya milletin emri altındadır.


Fakat iş memleketin müdafaası olduğuna ve bu işin ordunun da asli ve hakiki vazifesi bulunduğuna göre, bütün vasıtaların aynı emir ve kumandaya tabi olması lazımdır. Bittabi bu kumanda da şunun veya bunun elinde olmayacak, kuvvetlerin tamamının idaresi Yüce Meclis'inize teveccüh edecektir.


İnşallah yarın öbür gün İcra Vekilleri Heyeti seçilince, "Müdafaa-i Milliye" namı altında teşekkül edecek vekâlette, yukarıda arz ettiğim, bazı arkadaşların zihinlerini işgal eden, iaşe, giyim ve idare meseleleri enine boyuna düşünülecektir. Para meselesi bittabi bütün ordu ve idare için hal olunacaktır. Bu hususta rahat olunuz.


Şimdi müsaade buyurursanız başlangıcı malumunuz olan Anzavur meselesinin sonundan bahsedeyim:


Meselenin başlangıcını tekrar etmek lazım gelirse; Anzavur, başına topladığı bir takım serserilerle Kirmasti'ye kadar ilerlemiş ve alınan karşı tedbirler neticesinde ilk çarpışmayı Susığırlık'ta (Susurluk'ta) kabul etmiştir. Anzavur, bu çarpışmada mağlup oldu (Not: "TBMM Gizli Celse Zabıtları" adlı eserde 'Anzavur' sözcüğü yoktur.), Biga'ya gitti, takip olundu ve orada da mağlup oldu, yanındaki serseriler dağıldı, tek başına Günan'a gittiği anlaşıldı. (Not: "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları" adlı eserde -Gönen'e- yazılmıştır.) Günan'da oraya giden kuvvetlerimiz tarafından yaralandı ve yaralı olarak İstanbul'a gittiğini en son aldığımız malumattan anladık.


Bugün artık Anzavur meselesi kalmamıştır. Anzavur'u şüphesiz ki hempaları takip edecek ve onlarında yapmak istediği hareketler kendileriyle beraber yok olacaktır.


Müsaade buyurusanız biraz da Kilikya cephesinden bahsedeyim:


Buradan bahsederken elviyei selâse diyebileceğimiz Ayıntap, Maraş, Urfa'yı bütün Suriye ile beraber Fransızlara bıraktı ve Fransızlar burayı işgal etti. (Not: -elviyei selâse- terimi genellikle Kars, Ardahan, Batum livalarını belirtmek için kullanılmaktadır.)


Efendiler, her yerde olduğu gibi, buraya da Mütarekename hükümlerinde aykırı olarak İtilaf kuvvetleri girdiler. Daha sonra aralarında bir anlaşma yapıldı ve İngilizler çekildi. Kilikya'yı ve Antep, Maraş, Urfa'yı bütün Suriye ile beraber Fransızlara bıraktı ve Fransızlar burayı işgal ettiler.


Bu tecavüze karşı hükümet merkezi hiçbir tedbir almadı, hatta protesto bile etmedi. Bu hepinizce malumdur.


Fakat bizim kabul ettiğimiz esas programda, çizdiğimiz sınırın dahiline buraları da girer. Buraların da düşmandan temizlenmesi lazımdır.


Fakat aynı zamanda muhtelif cephelerde, düşmanlarımızı harbe mecbur etmemek için çarpışmalara sebebiyet vermekten daima sakındık. Fakat Fransızlar burayı haksız olarak işgal ettikten sonra çok küstah davrandılar ve İslam ahaliye karşı çok fena hareketlerde bulundular ve bu hareketleri Fransız üniforması altında Ermenilere bıraktılar (Tevdi ettiler). Denebilir ki, her ne vesileyle olursa olsun bu memlekette Ermenilerle milletimiz arasında birtakım kanlı vakalar cereyan etmiştir. Bu iki milletin birbirine ve bilhassa Ermenilerin milletimize karşı kuvvetli nefret ve düşmanlıkları vardır. Dolayısıyla Ermenileri bize musallat etmek, İslam ahaliye musallat etmek, bittabi yanlış hareketti. Çünkü Ermenilerin gayesi -bilhassa himaye ve koruma görüldükten sonra- Kilikya'da, Antep'te, Maraş'ta, Urfa'da, her nerede bulurlarsa İslam ahaliyi imha etmektir. Oralarda bulunan zavallı kardaşlarımız pek acı muamelelere maruz kalmışlardır. Her türlü mukaddesatı muhafaza için hariçten, bütün milletten yardım istiyorlar. Bu yardım talepleri sonsuzdur. Fakat daima işitilmemiş bir halde kalıyorlar. Ne yazık ki, merkezi hükümet hiçbir yardım yapmamıştır. Birçok sebep ve düşünceden dolayı, aleni ve kati tedbirlere girişemiyordu.


İşte böyle artık her taraftan ümidi kesen ve idama mahkûm olduklarına şüphesi kalmayan, Kilikya ve diğer mevkiler ahalisi, kendiliğinden, mevcudiyeti muhafaza için ortaya atılmak mecburiyetinde kaldılar. Buralar halkına, hiç olmazsa komşu olan İslam ahalinin seyirci kalmaları doğru olamazdı.


Hakikatten memleket dahilinden, bilhassa Sivas'tan büyük vicdanlı vatanperverler kalktılar, koştular; bu işgal edilmiş bölgelerin sınırları içine girdiler ve oradaki kardaşlarıyla birleşerek, onların namus, mukaddesat ve mevcudiyet mücadelelerinde onlarla aynı safta yer aldılar.


Mücadele devam etmektedir. İlk çarpışma Maraş'ta oldu. Ve netice haklının lehine eğilimlidir.


Bunu müteakip Urfa ve Silifke havalisinde çarpışmalar oldu. Buralarda da biz kazandık. Düşman bugün Arappınarı istikametinde takip olunuyor. Antep'te yüne Ermenilerin tasallutu ve tezhüratı neticesinde vukua gelen çarpışmalar devam etmektedir. Düşman kuvvetlerini takviye için muhtelif taraflardan kıtalar gelmiştir. Fakat bunlar milli kuvvetler tarafından felç olmuş bir hale sokulmuştur. Adana ve Islahiye şimendifer hattına kadar olan bölge Kuva-yi Milliye tarafından işgal edilmiştir. Yalnız Misis'te ve diğer bazı noktalarda düşman kuvvetleri kalmıştır.


Daha batıya gidecek olursak, Bozantı (Pozantı) yakınında düşman kuvvetleri kuşatılmıştır. Ve o bölge de Kuva-yi Milliye'nin hâkimiyeti altındadır.


Silifke hamiyetli ahalisi de Kilikya meselesinde pek büyük cesaret ve hamiyet eserleri göstermiştir. Silifke kuvvetleri diyebileceğimiz bir kısım kuvvetimiz, Mersin noktası müstesna olmak üzere, Mersin'e kadar olan bölgeyi geri almıştır. (Var olsunlar sesleri.)


Mersin'de de düşmana hâkim bir noktada bulunuyorlar. Daha birkaç gün evvel Mersin'den gelen arkadaşlarımız vardır. Onlar ifade ediyorlar ki, Mersin'de Fransız kuvveti azdır ve telaş içindedir. Kilikya cephesindeki harekâtın son safhasını arz ettim.


Eğer İstanbul işgal olmasaydı ve Yüce Meclis'inizin yakın bir zamanda toplanması vaki bulunmasayd, ihtimal ki, yalnız bu cephede, diğer cephelerde, bütün cephede birbirine irtibatı olmadan bu mücadele devam edecekti. Fakat her şeyden evvel bir merkez lazımdır.


Hep beraber kabul edeceğimiz iş siyasetini tespit edinceye kadar beklemek daha uygun bir tedbir gibi düşünüldü ve son yapılan tebligatta daha ileri gidilmemesi emredildi ve onun için Mersin şehri işgal edilmemiştir. Fakat oraya hâkimiz ve istediğimiz zaman zapt edebiliriz.


İste efendiler, Fransızlar bu baskılar neticesinde bunu yapan insanlarla temasa gelmek mecburiyetini hissetmişlerdir. (Elhamdülillah, bravo sesleri, alkışlar.)


Fransa tarafından bizimle görüşmek üzere Müsyü Alber Saro (Mösyö Albert Sorrou) namında bir zat bugün buraya varmıştır. Buraya gelmeden bazı arkadaşlarımız Beyrut'a gitmişlerdir. (Not: "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları" adlı eserde 'Sarrou buraya gelmeden evvel(!) bazı rüfekamızla Beyrut'a gitmişlerdir' yazmaktadır.)


Orada Suriye ve Irak'ın tamamını idare eden General d'Esperey ile görüşmüşlerdir. Bugün müzakerede bulunduk. Yarın devam edeceğiz. Müzakerenin tamamını size arz etmeyi uygun buluyorum. Genel olarak olurunuzu almak doğru doğru olacaktır. Görüştüğümüzü özetleyeceğim. Kararlar müteakip müzakerelerde kararlaştırılacaktır. Bu zat bir anlaşma zemini hazırlamakla vazifelidir. Asıl anlaşma için bir Fransız delege heyeti gelmeye hazırlanıyor. Eğer zemin hazırlanırsa gelecektir. (Not: "TBMM Gizli Celse Zabıtları" eserde 'Asıl anlaşma için bir Fransız heyeti gelmeye hazır bulunuyor.' şeklinde yazılmıştır.)


Bu zat da bütün Fransız diplomatları gibi diyor ki:


"İşgalde biz haklıyız. Fakat sizinle de anlaşmak istiyoruz. Anlaşalım."


Biz de diyoruz ki:


"Fransızlar buraya haksız olarak girmişlerdir. Fakat bizim için yalnız bir Kilikya meselesi yoktur. Mevcudiyetimizin tamamının muhafazası meselesi vardır."


Şimdi kendilerinin tekliflerini arz edeceğim.

(Fransız memurunun teklifi okundu.)


Bu ilk ve en ağır tekliflerdir. Tabii dikkat buyurulursa anlaşılır ki, bu maddeleri teklif etmekte kati bir şey kabul etmiş olmayız. Yalnız elde edeceğimiz neticeler hakkında görüşümüzü tespit etmeliyiz. Ve bunun neticesinde bir program meydana getirmeliyiz.


Gerçi şimdiye kadar billurlaşmış maksatlarımız ve esaslarımız vardır. Bir defa da bu'nun programı var. Aynı programı mı takip edeceğiz, yoksa daha güzel bir program mı yapacağız? Bu bir meseledir efendim. İcra Vekilleri Heyeti'ni seçtikten sonra o heyet bir program vücuda getirir. (Not: "Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları", adlı eserde 'Bir de Felâhı Vatan Grubu'nun bir programı vardır. Aynen bu programı mı takip edeceğiz, yoksa başka bir program mı yapacağız.' şeklinde yazmaktadır.)


Yalnız bendeniz şimdiden arz etmek istiyorum ki: Vatanımızın hiçbir parçasını kimseye hediye etmek niyetinde değiliz. (Alkışlar).


[...] (Not:  Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt:8, (1920)'de 'Mustafa Kemal Paşa'nın konuşmasından sonra, Çerkeş ve Nallıhan'dan -58. Alay Kumandanı Vasfi Bey ve Kuva-yi Tedibiye Kumandanı Arif Bey'den- gelen iki telgraf okunmuştur.' yazmaktadır.)


Şeyh Servet Efendi (Bursa): Fransızların müracaatı İngilizlerin malumatı altında mıdır?


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri (Ankara): Katiyen gizlidir. (Not: "TBMM Gizli Celse Zabıtları" eserdeki nota göre: 'Zabıtta geçen Fransızların teklifi, 58. Alay Kumandanı Vasfi Bey'le Kuva-yi Tedibiye Kumandanı Arif Bey'in telgrafları maaselef zapta girmemiştir.')


Kaynakça:

1."TBMM Gizli Celse Zabıtları, c.1", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, s.2-8.

2."Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları", Hazırlayan: Sadi Borak, Çağdaş Yayınları, İstanbul, Eylül 1977, s.35-54.









 
 
 

Yorumlar


© 2025 ataturkunizinde.com tüm hakları saklıdır.

bottom of page